Beklemek üzerine bir takım sözler veyahut denemeler... Beklemek... Kulağa ne kadar sessiz, ne kadar masum geliyor, öyle değil mi? Mesela Yüzüklerin Efendisi'nde Arwen Aragon'u, Uğultulu Tepeler'de Heatcliff Catherine'yi, Kırmızı Ve Siyah'da Julien Mathilde'yi, Ahmed Hamdi'nin Huzur kitabında ise Mümtaz Nuran'ı…devamıBeklemek üzerine bir takım sözler veyahut denemeler...
Beklemek... Kulağa ne kadar sessiz, ne kadar masum geliyor, öyle değil mi? Mesela Yüzüklerin Efendisi'nde Arwen Aragon'u, Uğultulu Tepeler'de Heatcliff Catherine'yi, Kırmızı Ve Siyah'da Julien Mathilde'yi, Ahmed Hamdi'nin Huzur kitabında ise Mümtaz Nuran'ı bekler. Niceleri vardır edebiyatta. Oysa içinde fırtınalar barındıran bir eylemdir beklemek. Sanki hayat, bir kayanın üstüne oturup sonsuzluğu izlemeye zorlar insanı. Ne ileri gidebilirsin, ne geri dönebilirsin. Sadece beklersin. Ve her saniye, içinden bir şeyleri alıp götürür. Bilirsin aslında, okursun, hissedersin ve daha hafif bir esinti bırakacağını ümid edersin lakin hayat her daim yanıltır seni.
Ben bekledim, bekliyorum. İnatla, vazgeçmeden, dillerin ardına düşen "bırak" sözünün ardında, bir bankta. Evet, hala bir bankta. Bir sesin yankısını, bir dokunuşun sıcaklığını, bir gülüşün gölgesini. Zaman geçiyor lakin yüreğimin içinden geçen şey, sadece takvim yapraklarıyla mukayese edilemiyor. İçimde umut eksiliyor, içimde kelimeler yorgunlaşıyor. İnsan, en çok sessizlikte yoruluyor, en çok orada yaşlanıyor. Öyle zamanlar oluyor ki, ne sabah aydınlatıyor karanlığı, ne gece saklıyor içimin kalabalığını. Her şey aynı yansıyor; bir tek ben değişiyordum. Her bekleyiş, benden bir şey koparıyordu. Fark ettim ki isan, birini değil; bazen sadece kendini beklediği de oluyormuş. O eski hâlini, çocuk iken ışıldayan o saf kişiyi, ne zaman kaybettiğini hatırlayamadığın o yaşları... Belki de o yüzden bu kadar yorulmuşum.
Buraya attığım şeyleri düşünürken, tartarım cümlelerimi. Zira okuyan var, okumayan var lakin ilk defa farkına vardım ki, paylaşılmayan nice sayfamın kıyıları hep matem doluymuş. Sayfaları çevirdiğimde, bir diğeri ötekini ne teselli etmiş ne de mutlu. Hepsi matem, hepsi hicran, hepsi hüzün. Kendime bakmışım, dışarıya "lakırtıdan bir katre bile" vurmamanın vebali midir bu sayfalar, düşünmüşüm. İnsan, duygularını susturmak ister çoğu zaman ama susmazlar. Her gece, zihnimde bir mahkeme kurulur, kendimle yüzleşirim. Kararlar alır, sonra ertesi gün tekrar bozarım. Sahi... Kaç kere yeniden başladık? Kaç kere "bu sefer farklı olacak" dedik? Ama her seferinde aynı kırılganlık, aynı hayal, aynı ümit ve bitmek bilmeyen bir sabır... Bekleyiş, bazen insanı en iyi anlatan sessizliktir, zaman aktıkça insan bunu fark ediyor. Bu farkediş her cümleyi biraz daha yoruyor, her kelimeyi, insanın içinden kopan bir şeyleri daha da anlamsızlaştırıyor.. Yine de bir yerlerde, biliyorum... Her bekleyişin bir karşılığı vardır. Her içten yakarış, bir cevaba müjdedir. Belki bugün değil, belki yarın da değil. Ama bir gün... O gün geldiğinde, bugünkü yorgunluğumun bir anlamı olacak. Belki de en güzel şeyler, en çok bekleyenlere, en çok beklenenler ile gelir. Belki sabredenin alnına yazılır gerçek huzur. Kim bilir... Koskoca cihanda beklemek kalbin şifası değildir belki lakin yüreğin tebessümüdür. Zaman aktıkça insanoğlu kalp ile yüreğin farkını kavrar. Birisi temeldir, zorunluluktur. Diğeri ise yaşadığın zorunluluğun içinde varlığını hissettirir.
Beklemek, zamanla bir alışkanlığa dönüşür aslında. Önce bir beklentiyle başlar, sonra beklentinin kendisi kaybolur, geriye sadece eylem kalır. Kime, neye, neden olduğu silinir belleğinden. Artık sadece beklersin. Tıpkı çöldeki bir kayanın yüzyıllardır rüzgâra direndiği gibi… Tıpkı bir çiçeğin hiç açmayacağını bilse bile baharı beklemesi gibi. İşte ben de öyleyim. Ne zaman başladığımı hatırlamıyorum. Belki de o gün, yüreğim “doğrusu gelir” dedi ya o vakit, o günden beri bekliyorum. Ad anmadan, yüzlere bakmadan, yalnızca hissedilen, sadece cız ettiren bir izi bekliyorum. Ama izler de zamanla silinir, değil mi? Ya da biz öyle sanırız. Oysa bazı izler, tenin altına işlenir. Yüreğin kenarına kazınır. Her atışta bir daha okunur, bir daha zuhur eder ruha. Cihanın sessizliğinde, bu vakti beklemek gerekir.
Çünkü bazı şeyler, zamanla solmaz. Bazı duygular, ne rüzgârla savrulur ne de unutmayla silinir. Sadece sessizleşir. Ama o sessizlik bile konuşur insana. Dünya susar ama o duygular, yüreğe gömülmüş, adı konmamış, sesi duyulmamış olan o duygular, haykırmaya devam eder içten içe. Gecenin en sessiz saatlerinde, yıldızların bile gözlerini kapattığı o vakitlerde, belki Furuğ'nun bir şiirinde... İşte tam o anda yankılanır kulakta susturulamayan hisler. Bir gülüşün hayaliyle, bir sesin kırık yankısıyla yeniden başlar bekleyiş. Ve insan, her gün biraz daha alışır susarak yaşamanın ağırlığına. Her gün biraz daha sessiz, biraz daha içine dönük, biraz daha kırık... Ama ne gariptir ki, beklemek bir nevi yaşamaktır da. Çünkü beklediğin sürece, hâlâ bir şeylerin gelebileceğine inanırsın. Umut öyle bir kandildir ki, sönse bile dumanı tüter. Ve o duman bile yetebilir bazen insanın yolunu aydınlatmaya. Kim bilir, belki de beklemek, en derin direniş biçimidir. Her şeye rağmen vazgeçmemektir. Gitmeyene kapı aralamaktır. Dönmeyene dua etmektir. Gelmeyeceğini bile bile, gelen gibi yüreğini açık tutmaktır. Ve ne büyük cesarettir bu; ne büyük bir teslimiyet…
Bazen düşünüyorum da, belki de beni güçlü kılan şey bu bekleyişin kendisidir. Çünkü bir şey bitmediği sürece, içimizde yaşamaya devam eder. Bitti demek kolaydır ama beklemek… Beklemek, bir sevdanın mezarını kazmamaktır. Mezarın üzerine çiçek bırakmamak, dua etmemek... Çünkü hâlâ diridir mezarın içi, bilirsin. Ve her yaşayan şey gibi, bir gün kapın çalınabilir, mezarın açılabilir. Belki de bu yüzden gözlerimi kapatınca hâlâ o ışığı görebiliyorum. Umudun sesini duymadığım halde, kalbimde yankılanan varlığını biliyorum. Dokunamadığım halde, varlığın sükûnetini ruhumda hissedebiliyorum. Belki de aşk, bu yüzden bir bekleyiştir başlıbaşına. Başka hiçbir eylem barındırmayan ama bin anlam taşıyan... Bekleyerek sevmek… Bekleyerek bağlanmak… Ve bekleyerek kendini tüketmek…
Beklemenin yanında umut ediyorum. Çünkü umut etmek, bekleyişin kardeşidir. Ve ben her sabah, içimde usul usul çiçek açan o ümitle başlıyorum güne. Her akşam, gözlerimi o ümidin koynunda kapatıyorum. Belki de o yüzden her sabah yeniden öğreniyorum beklemeyi. Ve her gece yeniden bağışlıyorum geçmişi. Çünkü kalbim biliyor; bekleyerek büyüdüm ben. Bekleyerek öğrendim sevmeyi, bağışlamayı, sabretmeyi ve en çok da kendimi… Bekleyerek tanıdım kalbimin kıvrımlarını, gözlerimin kurumuş köşelerini. Belki bu yüzden, kimseye anlatamadığım bu sükût, bana bir dua gibi oldu. Her söze sığmayanı, her bakışa gizleneni, her anıya hapsolmuş duyguyu yalnızca bekleyerek yaşayabildim.
Çünkü beklemek, sadece bir eylem değil; bir dua, bir niyaz, bir teslimiyet hâlidir. Ve ben, bekleyerek büyüttüm içimdeki baharı. Hiç gelmeyeni değil, gelirse en güzeli gelsin diye… Zamanın en kuytu köşelerinde, susarak sabrettim. Acının içinden geçtim, kırgınlığın dilinde susmayı öğrendim. Herkes gittiğinde bile, bir ihtimal, birilerinin baharı uğruna yerimde kaldım. Bir ses, bir nefes, bir adım olur da düşer yoluma diye… Bekledim. Ve bekledikçe, içimde bir yer daha derinleşti. Sessizlikle konuşmayı, yoklukla barışmayı, zamana güvenmeyi öğrendim. Çünkü bazı şeyler vardır ki, ne söylenerek yaşanır ne de unutularak biter. Beklenir sadece. Tıpkı güneşin doğması gibi; vakti geldiğinde mutlaka olur. Olmasa da… O ihtimalin kendisi bile insanı yarına bağlar.
Kim bilir… Belki de bazı şeyler hiçbir zaman gelmez. Ama beklemek yine de kıymetlidir. Çünkü beklemeyi beklemek yapan, geleni değil; "gelecek mi" dedirteni bekleyebilmektir. Sabırla, inançla, sevgiyle… Ve ben, içimde bin parçaya bölünsem de, hâlâ bütün kalabilmeyi bu bekleyişte öğrendim. Bir gün, o mutluluk gelir mi bilmem, ama bugünü yaşamam için bile o ihtimalin kırıntısı yetiyor bazen. Çünkü beklemek, bazen kavuşmaktan daha derindir. Bir varlığı değil, bir duyguyu yaşatmaktır. Ve belki de bu yüzden… en güzel sevda, hiç dokunulmayan, sadece beklenen o sevdadır.
Geç kalınmadıysa, ben buradayım. Hâlâ aynı bankta, aynı sessizlikte, aynı içtenlikte...