Ters köşe psikolojik gerilim sürpriz sonlu filimler. Part 3 , Devamı ;🙄 43// existenz (1999) – kanada / david cronenberg simülasyon içinde simülasyon… bir sanal gerçeklik oyununun içine giren bir oyun tasarımcısı, gerçeği ayırt edemez hale gelir. the thirteenth floor…devamıTers köşe psikolojik gerilim sürpriz sonlu filimler. Part 3 , Devamı ;🙄
43// existenz (1999) – kanada / david cronenberg
simülasyon içinde simülasyon… bir sanal gerçeklik oyununun içine giren bir oyun tasarımcısı, gerçeği ayırt edemez hale gelir. the thirteenth floor gibi, gerçeklik katmanlarıyla oynayan, vücut korkusu ve teknolojik felsefe iç içe. cronenberg'in elinden çıkan “organik distopya”.
44--.possessor ( 2020) – kanada / brandon cronenberg
babasının izinden giden brandon cronenberg'den zihin transferiyle kiralık katillik yapılan, buz gibi bir distopya. dark city'nin karanlık şehir atmosferiyle birleşen, şiddetli, stilize ve tekinsiz bir yolculuk. zihin kimin, beden kimin?
45// the nines (2007) – abd / john august
ryan reynolds üç farklı karakteri canlandırır ama hepsi birbirine bağlıdır. simülasyon, yaratıcı-tanrı kompleksi ve matrix benzeri bir kurguyla sürprizli bir yapı. the thirteenth floor gibi “dünyanın arkasındaki katmanı” ifşa eder.
46// coherence (2013) – abd / james ward byrkit
bir akşam yemeğinde başlayan paralel evrenler zinciri… kameralar sarsak, oyunculuklar doğaçlama, ama kurgu matematik gibi işler. dark city'nin tekinsizliği, the thirteenth floor'un mantık oyunu burada minimalist biçimde var. düşük bütçeyle büyük gerilim.
47 : timecrimes (los cronocrímenes) (2007) – ispanya / nacho vigalondo
zaman döngüsü, kimlik krizi, gözetleme. bir adam yanlışlıkla zaman makinesine girer ve olayları düzeltmeye çalışırken daha beter hale getirir. hem düşük bütçeli hem ters köşe hem de zihinsel olarak rahatsız edici. paralel gerçeklik-gerilimmeraklılarına.
48:/ arq (2016) – kanada / netflix
kapalı mekanda geçen bir zaman döngüsü filmi. enerji teknolojileri, hackerlar, maskeli baskıncılar… ama her tekrar, yeni bir bilgi verir. hem klostrofobik hem sürükleyici.
49//. the one i love (2014) – abd
bir çift, evlilik terapisine gider ama bulundukları yerde onlara benzeyen ama “farklı” bir çift daha vardır. minimalist bilimkurgu+psikolojik gerilim. gerçeklik bozulması ve varlık ikamesi teması işleniyor. black mirror tadında.
50 -/ the congress(2013) – abd/israil / ari folman
robin wright, kendi dijital kopyasını stüdyoya satar. yıllar sonra “gerçeklik” tamamen simülasyona dönüşür. yarı animasyon, yarı gerçek. felsefi, deneysel, kimlik krizli, kapitalizm ve sinema eleştirili bir distopya..
51// enemy (2013) – kanada / denis villeneuve
bir adam, kendisine tıpatıp benzeyen bir oyuncu bulur ve hayatı çözülmeye başlar. düş gibi çekimler, bilinç bulanıklığı, kimlik çözülmesi. kafkaesk bir atmosfer.
51 // avanpost. (the divide)– brezilya / 2020 –
j. m. cravioto
karşında brezilya'dan gelen, düşük bütçesine rağmen hem karanlık atmosferi hem de hayatta kalma psikolojisini ustalıkla işleyen bir distopya. bir grup kadın, totaliter bir kampta birbirlerine karşı kırdırılırken yavaşça sistemin iç yüzünü anlamaya başlar. görsel dili puslu, temposu yavaş ama sarsıcı. özellikle “güç” ve “kontrol” temalarıyla ilgini çekecek.
52 -// the thirteenth floor (1999) – josef rusnak
distopik, metafizik ve simülasyonun sınırlarında gezen bu film, zamanının çok ötesinde bir yapay gerçeklik anlatısı sunuyor. los angeles'ta geçen hikâye, bir yazılım şirketinin yarattığı 1930'lar simülasyon evreninde işlenen gizemli bir cinayetle başlar. gerçekliğin ne olduğunu sorgulatan anlatı, klasik noir atmosferini bilimkurgu estetiğiyle buluşturur. “gerçek dediğimiz şey, yeterince karmaşık bir programlamadan başka bir şey değilse?” sorusu etrafında döner.
başrollerde craig bierko, gretchen mol ve armin mueller-stahl var. film, hem philip k. dick esintili hem de matrix'in gölgesinde kalmış bir cevher. özellikle son 20 dakikası, seni zihinsel olarak çökerten o ters köşe etkisini verir. simülasyon içinde simülasyon…
53 // dark city (1998) : alex proyas
karanlık bir şehirde uyanan hafızasını kaybetmiş bir adam, hem kim olduğunu hem de gerçekliğin doğasını sorgular. ancak şehir her gece yeniden şekilleniyor… ve bu yapıyı yöneten “yabancılar” adı verilen, zaman ve mekanı kontrol eden bir ırk var. film, klasik noir filmlerinin estetiğini cyber-gotik bilimkurgu ile harmanlayarak özgün bir atmosfer yaratıyor.
rufus sewell, jennifer connelly, kiefer sutherland ve william hurt gibi isimlerin yer aldığı kadro, filme karanlık bir melankoli katıyor. kim olduğun değil, kimin seni şekillendirdiği önemlidir. film boyunca gerçekle illüzyon arasındaki çizgi sürekli bulanık kalıyor.
alex proyas'ın yönettiği bu yapım, görsel anlamda da fritz lang'ın metropolis'ini, terry gilliam'ın brazil'ini ve ridley scott'ın blade runner'ını hatırlatan bir ruh taşıyor.
54// pathos (2009, kısa film) – italya
post-apokaliptik dünyada insanlar senin gibi değil, bir simülasyon sistemine bağlı. düşlerin ücretli, bağımsız düşünce yasak. tek bir insan direnmeyi seçtiğinde sistem çöküyor. philip k. dick tadında bir kısa film.
55- /world on a wire (1973, tv filmi) – batı almanya
fassbinder'in yönettiği bu iki bölümlük yapım, “the thirteenth floor”ün kaynağı olan “simulacron-3”ten uyarlama. sanayileşmiş bir simülasyon-universitesi içinde kimlik, güç ve gerçeklik sorgusu. görsel olarak hipnotik.
56/. untitled earth sim 64 (2021, kısa film) – isveç
marie'nin yaşadığı evrenin bir simülasyon olduğunu öğrenmesiyle katmanlı gerçeklikler açığa çıkar. yalın, acımasız ve doğrudan: senin gibi bir kafa yapısına hitap eder.
57// this is not a movie (2010) – meksika
sıkıştığı bir otel odasında kendini filmin karakteri sanan bir adam: üç farklı kişilik, senaryoya müdahale eden hayalet ve “gerçeklik bir filme benzer” tartışmaları. bilinç, yazgı ve gerçeklik arasındaki sınır kalkıyor.
58// paprika (2006) – japonya (anime)
gerçek ile rüya kırılganlığı arasında bir macera. bir rüya cihazı çalınınca, fantastik imgeler dünyası gerçeklik ile birleşir. görsel bir yüklenme, takip eden çaresizlik. inception'a ilham veren anime
59// the cell (2000) – abd
bir terapist, seri katilin zihnine girerek onun çocukluk anılarını yaşar. simülasyon değil ama zihinsel labirente girdiğinde gerçeklik duvarı çöker. görsel sürrealizm, korku ve kontrol kaybı.
60 // nothing (2003) – vincenzo natali | kanada
iki asosyal adam, dış dünyaya sinirlenir ve bir anda etraflarındaki her şey yok olur. geriye sadece sonsuz beyazlık kalır.
simülasyon değil ama varoluşun sıfır noktası gibi. absürt-komediyle distopyanın evliliği gibi. yönetmen, cube ile tanıdığımız vincenzo natali.
karanlık değil, bembeyaz bir kabustur bu. beyaz boşlukta paranoyak ikili, kendi zihinsel çöküşleriyle baş başa kalır. “hiçlikte yalnız kalmak” fikrini neredeyse fiziksel olarak hissettirir.
61// advantageous (2015) – jennifer phang | abd
bir kadın, kızının geleceği için kendi bedenini feda eder: zihni, genç bir vücuda aktarılır. ancak yeni beden, eskisi gibi hissetmez. toplum, kadınları “güzellik” ile var ederken, ruhun boğulduğu bir geleceği anlatır.
distopik şehir, baskıcı sistem, kimlik ve gerçeklik temaları… the thirteenth floor kadar dijital değil, ama o kadar derin. özellikle kadın temsili açısından ciddi bir fark yaratır.
yavaş tempolu, düşünsel ağırlıklı, az bilinen bir black mirror bölümü gibi.
62 // sleep dealer (2008) –alex rivera // meksika / abd
teknolojik sömürü, göçmen emeği ve sanal ağlar… hepsi distopik bir gelecekte birleşiyor. kahramanımız memo, sınırın ötesine geçemese bile, sinir uçlarına bağlanan implantlarla abd'deki işlere sanal ortamdan çalışabiliyor. ama sistem sadece iş değil, hayatı da sömürüyor.
film, the matrix'in latin versiyonu gibi değil – daha çok “yoksullar için simülasyon cehennemi” gibi. kapitalizmin dijitalleşmiş, acımasız hali. küçük bütçesine rağmen büyük fikirlere sahip. politik, sarsıcı, düşük tempolu ama ağır yük taşıyan bir distopya.
63 - the city of lost children (1995) – jean-pierre jeunet & marc caro // fransa
karanlık bir liman şehrinde çocukların rüyaları çalınmaktadır. bir bilimadamı, yaşlanmamak için çocukların düşlerine saplanır. gerçeklik parçalanır.
dark city'nin gotik, grotesk, çocuksu kabus kuzeni gibidir bu film. görsellik olarak devrimsel, terry gilliam ve tim burton evrenine yakın. ron perlman başrolde, sessiz ama karizmatik bir varlık. bu filmde duygular bile mekaniktir, düşler bile ürkütücüdür.
kısaca: “rüyaların bile kaçırıldığı bir dünyada, gerçeklik ne kadar gerçek olabilir?”