sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 4 1. perfect blue (1997, japonya – satoshi kon) anime ama sakın hafife alma, bu film zihnini blender'a atar! mima, pop yıldızlığından oyunculuğa geçen genç bir kadın, ama hayranlarının saplantısı ve kendi…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 4
1. perfect blue (1997, japonya – satoshi kon)
anime ama sakın hafife alma, bu film zihnini blender'a atar! mima, pop yıldızlığından oyunculuğa geçen genç bir kadın, ama hayranlarının saplantısı ve kendi aklının oyunlarıyla gerçeklik kayboluyor. satoshi kon'un renkli ama tekinsiz dünyası, her karede seni içine çekiyor. finalde, aynadaki yansıman bile sana ihanet etmiş gibi hissediyorsun. o son sahnede “ben kimim?” diye sordum, izle, sonra konuşalım.
2. antichrist (2009, danimarka – lars von trier)
lars von trier'in karanlık ve cesur sineması, tam “bu neydi şimdi?” dedirtecek türden. willem dafoe ve charlotte gainsbourg, çocuklarını kaybettikten sonra ormanda bir kulübeye çekiliyor. yas, cinsellik ve doğaüstü korku iç içe geçiyor. final, mitolojiyle çıldırmış bir kabus gibi.
uyarı: bu film, 90'larda gazoz kapağı toplayan masum ruhun için ağır gelebilir!
3. the act of killing (2012, danimarka – joshua oppenheimer)
belgesel ama sanki bir kurgu film gibi, o kadar acayip! endonezya'daki 1960'lar katliamlarının failleri, suçlarını bir film setinde yeniden canlandırıyor. katillerin soğukkanlılığı ve vicdan muhasebesi, seni allak bullak ediyor. finalde, bir adamın kendi ruhuyla yüzleşmesini izliyorsun; o an, boğazın düğümleniyor,
4. under the skin (2013, ingiltere – jonathan glazer)
scarlett johansson, iskoçya'da insan kılığında bir uzaylıyı oynuyor. erkekleri avlayan bu gizemli varlık, yavaş yavaş insanlığın ne olduğunu anlamaya başlıyor. glazer'in minimalist ama hipnotik rejisi, seni bir rüyaya hapsediyor. final, hem ürkütücü hem de felsefi bir şekilde “insan olmak ne demek?” diye soruyor.
5. the wicker man (1973, ingiltere – robin hardy)
christopher lee'nin efsane olduğu bir folk-korku klasiği! bir polis (edward woodward), kayıp bir kızı aramak için bir adaya gidiyor, ama adanın pagan sakinleri ve ritüelleri işleri karıştırıyor. film, masum bir gizem gibi başlıyor, ama finalde öyle bir ters köşe yapıyor ki, ağzın açık kalıyor.
6. martyrs (2008, fransa – pascal laugier)
fransız ekstrem sinemasının en ağır toplarından, hazır ol! iki genç kadının intikam arayışı, işkence ve manevi bir arayışa dönüşüyor. film, seni fiziksel ve felsefi olarak sarsıyor. final, insan varoluşuna dair öyle bir soru soruyor ki, günlerce aklını kemiriyor.
7. the invitation (2015, abd – karyn kusama)
logan marshall-green'in eski eşinin yemeğine gitmesiyle başlayan bu gerilim, paranoyayı damarlarına zerk ediyor. finalde, o kırmızı ışık ve son kare…
8. burning / beoning (2018, güney kore – lee chang-dong)
bir aşk üçgeni, ama sıradan değil! jong-su, eski komşusu hae-mi ve zengin, gizemli ben (steven yeun) arasında geçen bu hikaye, sınıf farkları ve kıskançlıkla yanıyor. lee chang-dong'un sakin ama yakıcı anlatımı, finalde seni belirsizlikle baş başa bırakıyor.
9. session 9(2001, abd – brad anderson)
terkedilmiş bir akıl hastanesinde çalışan bir temizlik ekibi, geçmişin hayaletleriyle yüzleşiyor. david caruso'nun kırılgan performansı ve filmin tekinsiz atmosferi, seni yavaş yavaş içine çekiyor. final, her şeyi tersine çevirip aklını karıştırıyor. o kasetlerde neler vardı, hala düşünüyorum!
10 . audition / odishon (1999, japonya – takashi miike)
miike'den iğne gibi bir film! bir dul, yeni bir eş bulmak için sahte bir seçme düzenliyor, ama seçtiği kadın (eihi shiina) hiç de göründüğü gibi değil. romantizm gibi başlayan hikaye, korkunç bir intikam kâbusuna dönüşüyor. finaldeki o “kiri kiri kiri” sesi, uykularını kaçırır. bu filmi izledikten sonra flört etmekten korktum,!
parasite / gisaengchung (2019, güney kore – bong joon-ho)
bir yoksul ailenin zengin bir evde sızdığı bu sınıf savaşında, bong joon-ho her şeyi tersine çeviriyor. final, hem zafer hem trajediyle aklını karıştırıyor. merdiven, yukarı mı çıkar, aşağı mı?
shutter (2004, tayland – banjong pisanthanakun & parkpoom wongpoom)
tayland korku sinemasından bir mücevher. bir fotoğrafçı, çektiği karelerde garip gölgeler görmeye başlıyor. hikaye, yavaş yavaş geçmişin sırlarını açığa çıkarıyor. final, hem korkutucu hem de hüzünlü bir tokat gibi. fotoğraflara iyi bak, ne görüyorsun?
a tale of two sisters / janghwa, hongryeon (2003, güney kore – kim jee-woon)
kore korku sinemasının incisi. iki kız kardeş, üvey anneleriyle gerilim dolu bir evde yaşıyor. psikolojik korku, aile dramı ve hayalet hikayesi bir arada. final, hem duygusal hem de zihin bükücü. aile sırrı dedikleri bu muymuş?!
the nightingale (2018, avustralya – jennifer kent)
jennifer kent'ten (the babadook'un yönetmeni) vahşi bir intikam hikayesi. 1820'ler avustralya'sında, genç bir kadının (aisling franciosi) yaşadığı korkunç travma sonrası adalet arayışı. hem güzel hem acımasız bir film. final, hem katartik hem de içini burkuyor. intikam, ruhu özgür bırakır mı, sahiden?
the house that jack built (2018, danimarka – lars von trier)
lars von trier'in iğneleyici, karanlık ve tartışmalı filmi. matt dillon, bir seri katili oynuyor ve cinayetlerini “sanat” gibi anlatıyor. film, hem iğrenç hem büyüleyici. final, epik bir cehennem yolculuğuna dönüşüyor.
the killing of a sacred deer(2017, irlanda/abd – yorgos lanthimos)
lanthimos'un soğuk, tuhaf ve rahatsız edici dünyasına hoş geldin! colin farrell bir cerrah, ama genç bir çocuk (barry keoghan) hayatına girince her şey tepe taklak oluyor. yunan tragedyalarından esinlenen bu film, finalde seni ahlaki bir uçurumun kenarına bırakıyor.
timecrimes / los cronocrimenes (2007, ispanya – nacho vigalondo)
ispanyol sinemasından bir zaman yolculuğu cevheri. hector, sıradan bir adam, ama bir gün ormanda garip bir olaya bulaşıyor ve kendini bir zaman döngüsünün içinde buluyor. düşük bütçeli, ama zekasıyla devleşiyor. final, her kararı sorgulatıyor; “ben olsam ne yapardım?” diye düşünmeden edemiyorsun. zamanla oynarsan, zaman da seninle oynar!
fight club (1999, abd – david fincher)
edward norton ve brad pitt'in kaotik dansı, kapitalizme ve kimliğe meydan okuyor. fincher'in anarşist anlatımı, finalde patlayıcı bir sürprizle zirve yapıyor. ilk kural, neydi?
the sixth sense (1999, abd – m. night shyamalan)
bruce willis, ölülerle iletişim kurabilen bir çocuğu anlamaya çalışan bir psikoloğu oynuyor. shyamalan'ın klasik ters köşesi, sinema tarihine kazınmış. final, her şeyi yeniden izlettiriyor. gördüğün her şey gerçek mi? değil mi ?
get out (2017, abd – jordan peele)
chris, beyaz sevgilisinin ailesiyle tanışmak için bir hafta sonu gezisine gider. jordan peele'nin ırkçılık ve gerilimle örülü başyapıtı, finalde hem şok ediyor hem de zafer hissettiriyor. daniel kaluuya'nın bakışları her şeyi anlatıyor. misafirperverlik bizde var sadece .....!!!
se7en (1995, abd – david fincher) 7
brad pitt ve morgan freeman, bir seri katilin yedi ölümcül günah temalı cinayetlerini çözmeye çalışıyor. fincher'in karanlık estetiği ve o efsanevi final, aklını başından alıyor. kutu da ne var?
the white ribbon / das weibe band (2009, almanya – michael haneke)
haneke'nin siyah-beyaz, soğuk ama insanı içine çeken filmi. birinci dünya savaşı öncesi bir alman köyünde, tuhaf olaylar patlak veriyor. çocukların masumiyeti mi, yoksa karanlık bir şeyler mi dönüyor? haneke, her zamanki gibi cevabı sana bırakıyor, ama finalde o rahatsız edici his boğazına düğümleniyor. böyle sakin bir film nasıl bu kadar huzur kaçırır, anlamadım!
mulholland drive (2001, abd – david lynch)
lynch'in kafa karıştırıcı şaheseri! hollywood'da bir aktris olma hayali kuran betty (naomi watts) ile gizemli rita'nın (laura harring) yolları kesişiyor. ilk başta romantik bir rüya gibi ilerliyor, ama sonra her şey çözülüyor… ya da daha mı karışıyor? lynch'in neon ışıklı, rüya gibi ama ürkütücü dünyasında kayboluyorsun. final, gerçeklik algını paramparça ediyor.
incendies (2010, kanada – denis villeneuve)
ikiz kardeşler, ölen annelerinin vasiyetiyle ortadoğu'daki sırlarını çözmeye çalışıyor. villeneuve'ün ağır ama yoğun anlatımı, finalde kalbine bir hançer saplıyor. geçmiş, ne kadar derinde?
the secret window(2004, abd – david koepp)
johnny depp, bir yazar olarak esrarengiz bir yabancıyla karşılaşıyor. stephen king uyarlaması bu psikolojik gerilim, finalde aklını bulandırıyor.
the crying game(1992, ingiltere – neil jordan)
bir ira militanı ile esirinin beklenmedik bağı, aşk ve sırlarla dolu bir yolculuğa dönüşüyor. finaldeki o büyük sürpriz, sinema tarihine kazınmış. aşk, her şeyi affeder mi?