“Swann’ların Tarafı” Yaklaşık dört buçuk hafta süren bu süreç sona erdi. Sonunda bu muhteşem eseri okudum. Bir insanın böyle bir kitap yazmış olabileceğine inanmak istemiyorum.. Bu okuma sürecini nasıl anlatacağım bilmiyorum ama, Proust’un ne kadar özel olduğunu, körleşmiş hislerimi dahi…devamı“Swann’ların Tarafı” Yaklaşık dört buçuk hafta süren bu süreç sona erdi. Sonunda bu muhteşem eseri okudum. Bir insanın böyle bir kitap yazmış olabileceğine inanmak istemiyorum..
Bu okuma sürecini nasıl anlatacağım bilmiyorum ama, Proust’un ne kadar özel olduğunu, körleşmiş hislerimi dahi uyandırmayı başaran bu muhteşem adamı anlatmaktan usanmayacağım.
Proust, 1908 yılında “Kayıp Zamanın İzinde”yi yazmaya başladı. İlk etapta tek, ardından iki kitap şeklinde yayımlamayı düşündü. Ancak zamanla -özellikle yarattığı karakterleriyle bağdaşlaştığı zamanlar- bu hikayeyi genişletmeye karar verdi. İlk olarak “Swann’ların Tarafı” ve “Yakalanan Zaman” kitaplarını yazdı ve daha sonraki süreçte, iki eserin arasına beş roman daha ekledi ve bu müthiş seriyi edebiyat dünyasına kazandırdı. Swann’ların Tarafı kasım 1913’te yayımlandı.
Açıkçası nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bir yazar nasıl olur da bu kadar derin ve içsel yazabilir. Şimdiye kadar etkilendiğim; başta Hesse olmak üzere, Mann, Tagore, Pamuk, Dostoyevski, Bulgakov, böll gibi yazarlardan bile daha çok içine çektiğini itiraf etmeliyim.
"Ama gerçek bir kişinin mutluluğunun veya bahtsızlığının bize yaşattığı bütün duygular, bu mutluluğun veya bahtsızlığın sureti aracılığıyla ortaya çıkar ancak; tarihteki ilk roman yazarının yaratıcılığı, duygu mekanizmamızda zorunlu tek unsurun bu suret olduğunu ve dolayısıyla, gerçek kişileri ortadan kaldırıvermekten ibaret bir sadeleştirmenin belirleyici bir gelişme olacağını anlamaktı. Gerçek bir insan, kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, yani saydam değildir, duyarlılığımıza taşıyamayacağı bir yük bindirir. Başına bir felaket geldiğinde, ona ilişkin kafamızda taşıdığımız bütünsel kavramın ancak küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabiliriz; dahası, o da kendisine ilişkin bütünsel kavramının ancak bir bölümü çerçevesinde duygulanabilir. Romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bölümlerin yerine eşit miktarda manevi, yani ruhumuzun özümleyebileceği unsur koymaktı. Bu noktadan itibaren, bu yeni türdeki varlıkların eylemlerinin, duygularının, biz onları kendimize mal ettiğimize, artık bizim içimizde oluştuklarına, kitabın sayfalarını coşkuyla çevirirken nefes alıp verişimizi, bakışlarımızın yoğunluğunu onlar belirlediğine göre, bize gerçek gibi görünmesinin ne önemi vardır? Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan sonra, yani bütün duyguların tamamen içsel durumlardaki gibi rüya saat on kat arttığı, kitabının bizi bir rüya misali, ama uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir misali allak bullak edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar sürecek ve en yoğun olanları, meydana gelişlerindeki yavaşlıktan ötürü algılanamayacak, dolayısıyla da asla görünürlük kazanamayacak, olası bütün mutlulukları ve talihsizlikleri peş peşe yaşatır bize (kalbimiz de hayatta böyle değişimler geçirir ve ıstırapların en büyüğü budur; ne var ki biz bunu sadece kitap okurken, hayalden biliriz; gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusunu yaşamayız)."
(Sayfa 82-83)
Okuyanlar veyahut okumaya kalkışmış okurlar bilirler ki bu eserin konusunu anlatabilmek imkansız. Hatta kitabın ilk elli sayfasını anlatsam dahi spoiler vermiş olmam, bu bağlamda bahsettiğim derinliğin ölçüsünü siz düşünün. Kendi bakış açımla özet geçmeye çalışacağım; Eser, adını belirtmeyen -daha doğrusu birkaç kez "marcel" isminden dolayı yazarın kendisi olabileceğini düşündüğümüz- bir karakterin (ilk etapta bir çocuk olduğunu anlıyoruz) ailesi ile birlikte yaşadığı kısa bir süreçle (roman için pek kısa sayılmaz) başlıyor. Sayfalarca karakterin ve ailesinin “Combray”de (yazarın kurguladığı bir şehirdir, ilham aldığı gerçek şehir illiers’dır) yaşadıkları olaylar anlatılıyor. Komşularından biri olan Swann’ı yer yer olayın içerisine dahil ediyor (swann bu bölümde yaşlıdır). Proust, ikinci bölümde kitaba adını verdiği “Charles Swann” karakterinin gençliğinde, Odette de Crecy’le yaşadığı çalkantılı ilişkisini anlatıyor (açıkçası bu süreci okumak inanılmaz yordu). Üçüncü bölümde ise, Swann’ın -ilk bölümdeki zaman diliminden daha ilerisi bir zamanda- kızı ve başta ismini bilmediğimiz anlatıcı erkek karakteri ile olan kısa aşkı (ikinci bölüme nazaran çok kısa) anlatılıyor. Çok fazla karışıklık olduğunun farkındayım ama en sade ve en anlaşılır şekliyle böyle anlatılabilir.
Proust’un ilk göze çarpan özelliği müthiş cümle yeteneği. Yer yer sayfalarca süren cümleleri, -tıpkı bu şekilde tireli ara cümle belirtmek- (ve parantez içi duygu, ruh hali gibi durumları belirtmek) olayı anlatmak ve olayın gerçekleştiği mekanlarda; karakter ve karakterin, anlaşılabilir yönü doğrultusunda son derece seçkin, özgün ve dolu hissettiriyor (kitabın etkisi olsa gerek, biraz onun cümlesine benzedi).
İkinci olarak Proust, harika bir betimleme yeteneğine sahip. Uzun ve detaylı cümle kullanmanın artısı olarak, olayın detaylarını, duygu ve düşüncelerini, karakterin zihnini -bu bağlamda bilinç akışını da muhteşem kullandığını tahmin edersiniz- usta işi bir betimleme ile aktarıyor.
"Bir kitabı okuduğum sırada, annemle babam kitapta tasvir edilen yerleri gidip görmeme izin verseler, gerçeğin keşfinde çok önemli bir adım atmış olacağımı zannederdim. Çünkü kendimizi daima ruhumuz tarafından kuşatılmış gibi hissetsek de, bizi çevreleyen bu ruh sabit bir hapishane değildir; daha ziyade, ruhumuzu aşmak, dışarıya ulaşmak için sürekli hamleler yaparak, onunla birlikte, bir hayal kırıklığı içinde sürüklenir, etrafımızda hep dışa ridan bir yankı değil de, içimizdeki bir titreşimin çınlaması olan ve hiç değişmeyen bir tını işitir gibiyizdir. Nesnelerde ruhumuzun onlara aksettirdiği, kendilerine değer kazandıran yansımayı bulmaya çalışırız; doğal ortamlarında nesneleri zihnimizde birtakım fikirlerle yan yana bulunmalarına borçlu oldukları büyüden yoksun bulunca, hayal kırıklığına uğrarız; bazen bu ruhun bütün gücünü dışımızda olduklarını, kendilerine asla ulaşamayacağımızı açıkça sezdiğimiz insanları etkilemek üzere, beceri ve ihtişama dönüştürürüz. İşte bu yüzden, sevdiğim kadını daima o sıralarda görmeyi en çok arzuladığım yerlerle çevrelenmiş olarak hayal etmemin, bu yerleri bana onun gezdirmesini, bilinmeyen bir dünyanın kapılarını bana onun açmasını istememin sebebi, basit ve tesadüfi bir zihinsel çağrışım değildi; yolculuk ve aşk hayallerim, tek bir kuvvet halinde fışkıran ve yönü değişmeyen yaşama gücümün -bugün sedefli ve görünürde kıpırtısız bir fıskiyeden değişik yüksekliklerde kesitler alır gibi, yapay olarak ayırdığım- farklı anlarından başka bir şey değildiler aslında."
(Sayfa 84)
Üçüncü olarak hikayeyi anlatış biçimi ve buna mukabil çarpıcı kurgusu. Özette anlatmaya çalıştım, önce bir karakteri ve yaşadığı şehri, ardından komşusunun geçmişindeki bir ilişkisini ve son olarak, ilk zamandaki olaydan yıllar sonra, kendi kızı ve bu isimsiz karakterin arasında yaşanan ayrı bir ilişkiyi ela alıyor. Daha özetini bile anlatırken zorlandığım bu hikayeyi kurgulamak, sanıldığının aksine çok, çok daha zor.
Bir asırdan uzun bir süre önce yazılmış bu başyapıtı okumamak ciddi anlamda eksiklik içeriyor. Ancak günümüzde -özellikle sosyal medya vb internet araçlarının- algının bozulduğu, edebiyata sadece ticari veyahut (katarsise ulaşma bağımlılığı) duygu sömürüsü olarak bakıldığı bir dönemde böyle bir eseri okumaya kalkışmak fazla cesaret işi görünüyor. Yine de belirtmekten geri kaçmıyorum; bu eser gerçek bir edebi metindir ve okur, edebiyatı gerçekten bir edebiyat olarak görmek istiyorsa okumak zorundadır. Kabul ediyorum -beni daha önce sadece Ses ve Öfke (Faulkner) bu kadar zorlamıştı- son derece zor bir eser.
İnsanların (burası ve 1000kitap gibi platformlarda) sadece birer alıntı eşliğinde bu kitabı paylaşmaları utanç verici. Muhtemelen çoğu kitabı okumamıştır. Açıkçası sanatın toplum için olmadığını düşünenlerdenim, bu yüzden çokta eleştirmek istemiyorum. Sanatı ciddiyetle, yürekten hissetmek için büyük çaba göstermek -bu eser özelinde daha çok çaba göstermek- gerekiyor.
Son olarak edindiğim okuma tecrübesi sonrası bir iki tavsiyede bulunmak istiyorum. İlk olarak bu eseri okumadan önce iyi bir ruh halinde olmanız gerekiyor (aksi takdirde her cümle işkence gibi gelebilir) ikinci olarak bu eseri okurken başka eser (çapraz okuma) okumayın ve son olarak 7-10 gün içinde bitirmeye çalışın yoksa benim gibi dört buçuk haftada bitirirsiniz. Daha fazla uzatmayayım Marcel Proust’a bu büyük başyapıtı yazdığı için teşekkür ediyor serinin diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
"Ne var ki, hayatın en önemsiz ayrıntıları açısından bakıldığında bile, insan herkesin gözünde özdeş, isteyenin bir şartnameyi ya da vasiyetnameyi inceler gibi inceleyebileceği, maddi bir bütün teşkil etmez; sosyal kişiliğimiz başkalarının düşüncesinin yarattığı bir şeydir. "Tanıdığımız birini görmek" diye adlandırdığımız basit eylem bile, kısmen zihinsel bir eylemdir. Baktığımız insanın dış görünüşünü ona ilişkin bütün kavramlarımızla doldururuz ve gözümüzde canlandırdığımız bütün içinde, hiç şüphesiz bu kavramlar daha fazla yer tutar. Sonuçta yanakları öylesine kusursuz bir biçimde doldururlar, burun çizgisini öylesine şaşmaz bir kesinlikle izlerler, sesin tınısıyla, sanki saydam bir kılıfmışçasına, öyle bir uyumla bütünleşirler ki, bu çehreyi her gördüğümüzde, bu sesi her duyduğumuzda, karşımızda bulduğumuz, işittiğimiz şey bu kavramlardır."
(Sayfa 23-24)