"Bir adam yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak.Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün için bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp. Bir kalp, anlıyor musun? Gûya duyan, acılarına, sevinçlerine…devamı"Bir adam yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak.Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün için bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp. Bir kalp, anlıyor musun? Gûya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalp. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lazım."
Necip Fazıl Kısakürek’i ilk kez okumaya başladığım Bir Adam Yaratmak adlı eser, benim için sıradan bir tiyatro okuma deneyiminin ötesinde, bambaşka bir yolculuğun kapısını araladı. Çok değer verdiğim bir insanın tavsiyesiyle elime aldığım bu piyes, uzun zaman sonra yeniden bir tiyatro eseri, hem de yerli bir tiyatro eseri okumama vesile oldu. Doğrusu, eserin ilk sayfalarını çevirirken bu kadar tesir edeceğini hiç düşünmemiştim. Fakat ilerledikçe, Necip Fazıl’ın işlediği fikirler, iç hesaplaşmalar ve ruhun derinliklerine dokunan o yoğun hava öylesine etkileyiciydi ki, kendimi bir incir ağacının karşısında dalgın gözlerle dururken, onun sessizliğinde kendi iç dünyamı seyrediyor gibi buldum.
Eserde bir piyesin içinde başka bir piyesin yazılıp sahnelenmesi, “bir adam yaratma” çabası, yalnızca tiyatro sahnesinde değil, insanın varoluş serüveninde de yankılanan bir hakikati işaret ediyor gibiydi. Burhan Toprak’ın da dediği gibi bu eser, yalnızca bir piyes değil, bir “şaheser”dir. Çünkü Necip Fazıl, insanın kendi benliğiyle hesaplaşmasını, varlığını ve hiçliğini, ölümün ve hayatın karşısındaki şaşkınlığını sahneye taşımıştır.
Okudukça şunu fark ettim: Bir Adam Yaratmak, yalnızca bir karakterin dramı değil, hepimizin içinde süren o görünmez mücadelenin aynasıdır. Hepimiz, kendi sahnemizde bir “adam” yaratmaya çalışıyor; kimi zaman içimizdeki boşlukla, kimi zaman kaderin sert yüzüyle, kimi zaman da ölüm gerçeğiyle yüzleşiyoruz. İşte bu yüzden eser, insanı sarsıyor, düşündürüyor, hatta bazen ürpertiyor.
Okurken sanki kendi içimde bir perde açıldı. Her cümle, “Ben kimim? Hayatın gayesi nedir? Ölümün ötesinde ne vardır?” gibi soruları hatırlattı. Bu sorulara verilen cevaplar değil, cevap arayışının kendisi insanı bir adım daha derinlere çekiyor. Necip Fazıl, bu piyesinde yalnızca bir adam yaratmıyor; aynı zamanda okuyucunun ruhunda yeni bir pencere açıyor, yeni bir idrak alanı inşa ediyor.
Ayrıca, kitabı okuduktan sonra yine aynı değer verdiğim insanın tavsiyesiyle bu eserin tiyatro oyununu daha doğrusu film olarak sahneye taşınmış hâlini de izleme fırsatı buldum.Ve işte o an, sayfalarda hissettiğim o derin sorgulamalar, canlanarak gözlerimin önünde yeniden doğdu. Karakterlerin jestlerinde, ses tonlarında Necip Fazıl’ın kaleminden süzülen o kudretli cümleleri daha gerçek, daha yakıcı ve daha dokunaklı bir şekilde hissettim.
"Allah gâyedir. Her varılan şey gâye olabilir mi? Yollar uzun, yollar sonsuz, yollar açık... Bilerek bilmiyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir. Allah sonsuzluktur. Hiç sonsuzlukla boy ölçüşmek olur mu? O, Allah, kemâllerin kemâli. Biz, bu dünyada her şey, Allah'ın birer meczûbuyuz."