"Eylül hüzün ve matem ayıdır." Eylül! Öyle bir ay ki, geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir; içine bir kaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, sürekli yazın artık nasıl geçmiş, yalnızca bir mazi olmuş…devamı"Eylül hüzün ve matem ayıdır."
Eylül! Öyle bir ay ki, geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir; içine bir kaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, sürekli yazın artık nasıl geçmiş, yalnızca bir mazi olmuş olduğunu hissettiren bir esef ve özlem ayı."
Mehmet Rauf’un kaleminden ilk kez okumaya başladığım bu kitap, tıpkı bir önceki kitap yorumumda olduğu gibi, benim için çok kıymetli bir insanın tavsiyesiyle elime aldığım bir eserdi. Ağustos’un son günlerinde başlayıp Eylül’ün eşiğinde bitirmek ise bana ayrı bir anlam kattı; adeta mevsim değişiminin hüznü ve dinginliğiyle örtüşen bir okuma deneyimi oldu.
Kitap üzerine düşünürken nereden başlamalıyım diye tereddüt ediyorum. Sanırım “namus” kavramıyla başlamak en doğrusu… Namus; insanın gerektiğinde canını, varlığını feda ederek korumakla yükümlü olduğu, hayatın en hassas noktalarından biridir. Mehmet Rauf’un bu eserinde, dışarıdan bakıldığında gayet uyumlu, huzurlu ve güçlü bir evlilik yaşayan Süreyya ile Suat’ın hikâyesine tanık oluyoruz. Fakat bu düzen, Necip’in (Süreyya için değerli bir dost olarak görünen) varlığıyla yavaş yavaş sarsılmaya başlıyor. Görünürde pürüzsüz giden evlilik, Necip’in iç dünyalarına nüfuz etmesiyle birlikte özellikle Suat’ın ruhunda derin çatlaklara yol açıyor. Psikolojik gelgitler, duygusal sorgulamalar ve vicdanın ağırlığı, satırların arasında yavaş yavaş okuyucunun içine işliyor.
Tam da burada şaşırtıcı olan şey, Süreyya’nın bu yakınlaşmalara neredeyse tamamen kör kalması. Suat ile Necip arasındaki duygusal bağ, satırlardan bize o kadar belirgin yansırken, Süreyya’nın bunu fark edememesi ya da fark etmek istememesi, eserin trajedisini daha da derinleştiriyor. Bu körlük, belki de dönemin evlilik anlayışının, güven duygusunun ya da bir erkeğin kendine duyduğu mutlak inancın çarpıcı bir yansıması olarak da okunabilir.
Bununla birlikte, eleştirel bir bakışla söylemeliyim ki kitap kimi bölümlerde fazla tekrar ediyor. Başlangıçta büyük bir heyecan ve merakla okumaya başladığım bu eser, özellikle son sayfalarda akışını yavaşlatıyor. Benim için en zorlu kısım, son 20 sayfaydı; hikâyenin yoğun duygusal atmosferi bir noktadan sonra okuma isteğimi törpüledi. Belki de yazarın “Eylül” ismiyle de sembolleştirdiği bu ağır hüznün, kasvetin ve kararsızlığın bir yansımasıydı bu tekrarlar.
Sonuçta, Eylül hem dönemi açısından hem de bireyin içsel çatışmalarını böylesine güçlü bir dille ortaya koyması bakımından önemli bir eser. Eksikleri olsa da, bitirdiğimde bende bıraktığı his, bir mevsimin hüznünü ve insan ruhunun sancılarını aynı anda yaşamak oldu.