ters köşe, sürpriz sonlu, gerçeklik algısını bozan, psikolojik çöküşe sürükleyen “beyin yakan” türdeki filmler: ters köşe – beyin yakan filmler (part 2) 21. vivarium (2019) yeni ev arayan bir çift, ideal görünümlü bir siteye götürülür ama bir daha çıkamazlar. evlerin…devamıters köşe, sürpriz sonlu, gerçeklik algısını bozan, psikolojik çöküşe sürükleyen “beyin yakan” türdeki filmler:
ters köşe – beyin yakan filmler (part 2)
21. vivarium (2019)
yeni ev arayan bir çift, ideal görünümlü bir siteye götürülür ama bir daha çıkamazlar. evlerin hepsi aynı. gökyüzü sabit. çocuk bile garip. distopik bir labirente düşmek gibi.
22. the clovehitch killer (2018)
iyi bir aile babası, örnek bir toplum bireyi… ama ya karanlık geçmişi varsa? genç bir çocuğun şüpheleri üzerinden ilerleyen, finaliyle insanın içini sızlatan bir gerilim.
23. the invitation (2015 ile karıştırılmasın – 2023, ispanya)
yine bir yemek daveti. bu sefer daha stilize ve kült havasında ilerliyor. finaliyle “ne izledim ben?” dedirten bir atmosfere sahip.
24. the green butchers (2003 – danimarka)
iki kasap, kazayla ölen bir adamın etini satmaya başlar. kara mizah, rahatsız edici detaylar ve ters köşeyle hem güldürür hem tiksindirir.
25. kairo (pulse) – 2001, japonya
internetin karanlık tarafı. ruhlar, yalnızlık, teknoloji. sarsıcı ve melankolik bir korku. finalinde derin bir boşluk bırakır.
26. the nightingale(2018)
intikam hikâyesi gibi başlar ama çok daha karanlık yerlere gider. koloniyalizm, tecavüz, savaşın cehennemi… hem görsel olarak sert hem duygusal olarak yıkıcı.
27. the skin i live in(2011)
pedro almodóvar'dan sapkınca bir dönüşüm hikâyesi. estetik cerrah, intikam, cinsiyet, kimlik… sonu, yüzüne buz gibi çarpar.
28. the handmaiden (2016 – güney kore)
bir dolandırıcılık planı, aristokrat bir kadın ve hizmetçi… film üç bölümde, her biri diğerine ters köşe atıyor. erotik, görsel, zekice.
29. incendies (2010)
ölen annelerinin geçmişini araştıran ikiz kardeşler… ortadoğu'da geçen parçalı bir aile trajedisi. finali o kadar sarsıcı ki, bir süre sessiz kalırsın.
30. kill list (2011)
kirli bir iş için tekrar sahaya dönen kiralık katil… ama bu iş beklediğinden çok farklıdır. gerilim yavaşça yükselir, son bölümde yer yerinden oynar. (uyarı: çok rahatsız edici.)
31. a cure for wellness (2016)
bir sağlık tesisine giden adam, orada sağlıktan çok delilik bulur. estetik olarak büyüleyici, içerik olarak distopik. finalde “delilik” ve “gerçeklik” arasındaki çizgi yok oluyor.
32. you were never really here (2017)
joaquin phoenix, kayıp bir kızı kurtarmaya çalışan bir adamı oynar. ama bu işin içinde sadece suç değil, psikolojik yıkım da vardır. son sahne, acının tam ortasına oturur.
33. the lobster(2015)
yalnızsan, bir otelde 45 günün var; eğer eş bulamazsan hayvana dönüştürülüyorsun. absürt, kara mizah dolu ve tamamen orijinal. finali düşündürür, sarsar.
34. the guilty (2018 – danimarka)
bir acil çağrı merkezinde çalışan bir polis… sadece telefonda duyduklarımızla kurulan bir gerilim. finalde taşlar yerine oturur ve ağırlığı çökertir.
35. martha marcy may marlene (2011)
tarikattan kaçan genç kadın, geçmişin pençesinden kurtulamaz. zamansal sıçramalarla zihni alt üst eden bir yapı. sessiz ama yıkıcı.
36. noroi: the curse (2005 – japonya)
buluntu-belgesel türünde ama japonlar yapınca başka. gerilim tırmanarak büyür. finalde bütün parçalar birleştiğinde tüyler diken diken.
37. sleep tight (2011 – ispanya)
bir apartman görevlisi, mutlu insanlardan nefret eder. bu nefreti, bir kadının hayatını sabote etmeye çevirir. ters köşe bir sapkınlık hikâyesi.
38. before i wake (2016)
evlilik, kayıp, rüyalar… evlatlık aldıkları çocuğun rüyaları gerçeğe dönüşür. hem duygusal hem korkutucu. finali tokat gibi.
39. the girl with all the gifts (2016)
bir zombi filmi gibi başlar ama aslında biyolojik evrim ve insanlığın geleceği üzerine bir düşünce deneyine döner. sonu beklenmedik ve etkileyici.
40. the seventh continent(1989 – m.haneke)
bir ailenin nedenini bilmediğimiz şekilde tüm bağlarını kesmesini izleriz. yavaş, sakin, sıradan… ama sonu insanın ciğerini söker.
41. angel's egg (1985 – japonya, anime)
neredeyse diyalogsuz, sembollerle bezeli bir post-apokaliptik anime. bir kız ve bir adam bir yumurtayı korumaya çalışır. ne olduğunu anlatmaz, hissettirir. finali varoluşsal boşluğa çeker.
42. el hoyo – the platform 2(ispanya, 2019)
bir hapishane değil; sınıf sistemi alegorisi. üsttekiler yer, alttakiler bekler. ama bu sefer çözüm yukarıdan değil, aşağıdan gelir. finali ideolojik ve acı.
43. beyond the black rainbow (2010)
soğuk savaş dönemi bir bilim tesisinde geçen, retro-fütüristik bir delirme hikâyesi. görsel olarak hipnotik. anlatıdan çok deneyim yaşatır. son sahneyle tüm yapının anlamı değişir.
44. detachment (2011)
bir öğretmenin hayata ve kendine yabancılaşması üzerine. adrien brody'nin performansı güçlü, finali acımasızca sade. ters köşe değil, “iç köşe” bir tokat.
45. lake mungo (2008)
sahte belgesel formatında ilerleyen, düşük bütçeli ama ruhani bir kayıp hikâyesi. final sahnesi geldiğinde neyin ortasında olduğunu geç fark ediyorsun. soğuk, sinsi bir ağırlık bırakıyor.
46. the strange thing about the johnsons (2011 – kısa film)
aile içindeki tabu konular, rahatsız edici bir tersine çevirme. sadece 30 dakika ama etkisi günlerce sürebilir. izlemek cesaret ister.
47. aftersun (2022)
bir baba-kız tatili. her şey sade ve sıradan gibi görünür. ama finalde aniden içini delip geçen bir fark ediş yaşarsın. gözyaşları suskunluktan akar.
48. funny games (orijinal avusturya versiyonu – 1997)
zaten listedeydi ama bu defa ilk versiyon vurgusu için. seyirciyle direkt oynayan, ters köşe değil, sinemayla alay eden bir deney.
49. the reflecting skin (1990)
bir çocuğun gözünden kırsalda geçen gotik bir hikâye. vampir mi, travma mı? gerçek ne, hayal ne? finalde çocukluk biter, dünya donar.
50. the painted bird (2019)
çek-slovakya'da savaş zamanı bir çocuğun başından geçenler. estetik açıdan büyüleyici ama içeriği travmatik. finalin verdiği boşluk tarifsiz.
51. perfect sense (2011)
insanlar birer birer duyularını kaybetmeye başlıyor. aşk, ölüm, kayıp ve kabullenme iç içe. finalde yokluk bir tür arınmaya dönüşür.
52. 3 women (1977 – robert altman)
üç kadının kimliklerinin, hayatlarının, bilinçlerinin iç içe geçtiği bir psikolojik bulmaca. ters köşe değil, ters bilinç. sonunda herkes başkası olabilir.
53. resolution (2012)
bir arkadaş, uyuşturucu bağımlısı dostunu kurtarmak için ormana götürür. ama orman sadece ağaç değildir. devam filmi “the endless” gibi, döngüsel ve sarsıcıdır.
54. horse girl(2020)
zaman, hafıza, uzaylılar ve travmalar arasında savrulan bir kadının zihnine giriyoruz. gerçeklik tamamen bulanır. finalde kimin delirdiğine değil, neden delirdiğine takılırsın.
55. sound of my voice (2011)
bir tarikat lideri zaman yolcusu olduğunu iddia eder. belgeselci çift bunu kanıtlamaya çalışır ama finalde ipler kimin elinde belli değildir. sessiz ama şüphe tohumları bırakan bir kapanış.
56. benny's video (1992 – haneke)
bir genç, kamerayla ölüm anını kaydeder. ama ailesinin tepkisi, olaydan daha soğuk ve çarpıcıdır. finaliyle değil, duygu eksikliğiyle vurur.
57. possum (2018)
bir kukla, bir travma, bir çocuğun zihni. ingiliz yapımı bu sessiz film korkudan çok rahatsızlık yaratır. finalde neyi bastırdığını anladığında miden bulanır.
58. dead man's shoes (2004)
intikam hikâyesi gibi başlar ama gerçek daha derindedir. ingiliz banliyösünde geçen sert, kirli, sürprizli bir sosyal travma anlatısı. final “lan…” dedirtir.
59. the medium (2021 – tayland/güney kore)
bir belgesel ekibi, ruhani bir olayı çekmeye çalışır. ne kadarını izledin? ne kadarını atlattın? finalde kamerayı bırakmak istersin.
60. the wall(die wand – 2012)
bir kadın bir gün doğaya gider… ve bir duvarın ötesine geçemez. giderek iç dünyasına döner. distopik değil ama varoluşsal olarak tekinsiz. finali sessizliğin içinden bir çığlık gibi çıkar.
61 // world on a wire(1973) – rainer werner fassbinder | batı almanya mini dizi
bir bilgisayar şirketi, sanal bir toplum simülasyonu yaratır. ama sistemin içindeki karakterlerden biri ortadan kaybolunca, dış gerçekliğin de sorgulanması başlar.
fassbinder'in tiyatral, statik, neredeyse soğuk çekim tekniğiyle izleyiciyi simülasyon hissine soktuğu bir yapıdır. süresi uzun ama sabredenler için simülasyonun ilahi boyutuna ulaşan bir deneyim.
62/. eden log(2007) – franck vestiel // fransa
bir adam, karanlık bir yeraltı tesisinde uyanır. kim olduğunu bilmez. yukarı çıkmaya çalıştıkça sistemin iç yüzü ortaya çıkar. tamamı loş, klostrofobik ve taş gibi soğuk bir atmosfer.
neredeyse hiç müzik yok. işık yok. hatırlama yok. bu film, hem dark city hem de cube'un çorak, soyut ruhunu taşır. fransız bilimkurgusunun minimal ve depresif tarafını sevenler için bir cevher.
bir tür “bilinçaltına hapsolmuş adamın fiziksel kaçış öyküsü”.
63 // the corridor (2010, kanada)
beş eski arkadaş ormanda garip bir enerji koridoru keşfeder. bu koridor zamanla zihinlerini çarpıtır, algıları bozar.
içine girdiğin her anda seni başka bir “gerçeklik” ile yüzleştiren, düşük bütçesine rağmen akıllardan çıkmayan, rahatsız edici bir yapım.
delilik mi, gerçeklik mi? yoksa sadece içimizdeki boşluk mu?