Kaleme alınan birtakım şeyler işte... "Le Feu Follet" adlı filmde şu sözler geçer: "Mesele şu ki, ellerimi uzatamıyorum. Bir şeylere dokunamıyorum. Dokunduğum zaman da, bir şey hissedemiyorum." Bugün, ziyadesiyle 2 saat gökyüzünü izlediğimi hatırlarım. Hafif bir meltem esintisi eşliğinde, birkaç…devamıKaleme alınan birtakım şeyler işte...
"Le Feu Follet" adlı filmde şu sözler geçer: "Mesele şu ki, ellerimi uzatamıyorum. Bir şeylere dokunamıyorum. Dokunduğum zaman da, bir şey hissedemiyorum."
Bugün, ziyadesiyle 2 saat gökyüzünü izlediğimi hatırlarım. Hafif bir meltem esintisi eşliğinde, birkaç yaprağın ağaçtan süzüldüğü bir vakitti. Bulutlar birbirine girmiş, onların az ötesinden düşen ışığı hatırlarım. Bakarım öyle, bakarım gökyüzüne ne aradığımı bilmeden. Bu vakitlerde sürekli bir yerlere bakar gözlerim, bakar lakin ne aradığını bilemez. Düşünürüm bazen... Hayatın yanılsamasına kendimi öyle bir demirlemişim ki, hiçbir şey çekip çıkaramaz beni bu derin dehlizden. Bakarım gökyüzüne, biraz daha boğulur; bakar gökyüzüne, biraz daha mahvolurum. Arkamda ise tek bir müzik, beni sadece o; onu da sadece ben anlarım.
"خطا کردم ای مه، خطا کردم
تو را با شبم آشنا کردم"
Der ki bu sözler:
"Hata ettim ey ay, hata ettim.
Seni gecemle tanıştırdım."
Haftalardır çalar bu sözler kulaklarımda. Bir Kur'an, bir o şarkı vardır zihinde. Dinler durur, biraz daha dalar gözlerim gökyüzüne. Sanki yüküm o mavilikte, boynumda bir ip; asılıyımdır orada. Ben ise izlerim, izlerim can çekişimi. Her nefeste biraz daha soğur dünya gözlerimde. Halbuki insan yürekte hisseder değil mi? Ah, ah... Gözlerimde soğudu, yüreğimde renksizleşti dünya benim. Bazen düşünüyorum: insan, Rabbini kaybedince mi bu kadar üşür? Yoksa Rabbi, insanın içindeki sıcaklığı çekip alınca mı? Gökyüzüne baktıkça, sanki ben ona, O'da bana bakar. Lakin bilirim, bilirim işte hiçbir şey demez. Sadece o beni bekler, ben onu. Belki benimle birlikte susar, belki benden çoktan vazgeçmiştir. Hiçbir şeye inanmak istemiyor yüreğim O'ndan başka, hiçkimseye tebessüm edemiyor yüzüm O'ndan başka. Belki bir gün göğün sessizliğinde adımı işitirim; belki bir gün düşen bir yaprakta kendimi görür; belki bir gün, esen rüzgarın esintisi yüreğime merhem olur diye. Lakin zaman, taş kesilmiş gibi akar damarlarımda. Her saniye biraz daha yitiririm kendimi; biraz daha uzaklaşırım insana benzeyen hâlimden. Aynaya bakarım, suretim kalmış ama içim çoktan erimiş. Ne zevk, ne bir tat; bir boşluk olur gözbebeklerimde. Onların en derininde ise ne bir umut, ne bir ışık... Gökyüzü ise hâlâ orada. Yüce, donuk, kayıtsız. Ben ise yeryüzünü bir gölge misali adımlarım kendi düşüşümün izinde. Karanlıktır her yerim, göremem önümü. Oturur orada, tekrar etmekten ezberlediğim sözlerimi geçiririm içimden.
“Ya Rabbi, duymaz mısın kelamsız sözlerimi. Ellerim boş, yüreğim paramparçadır. Ya ver beni birine hayat olayım, ya al beni benden de harab olayım. Beni benden al, n'olur, bir şey olayım..
Ya Rabbi, ben yoruldum kendimden. Her nefesim bir günah, her susuşum bir pişmanlıktır.
Ya ruhuma bir sebep ver, dirileyim; ya da al beni sessizliğine, orada dinleneyim.
Yarım kaldım, her hâlim eksik, her niyetim kırıktır. Ya merhametinden lütfet, mahzunlanayım;
ya da dağıt beni, rüzgârına karışayım."
Bir süredir içimle konuşuyorum. Ne dost vardır orada, ne düşman lakin ben bile yabancıyımdır artık içimde. Bir şeyler kırılmış; öyle sessiz, öyle derinden... Sanki biri kalbimin kapısını içeriden kapatmış, anahtarını da hiçliğe fırlatmış gibi. Yürürüm bazen, lakin nereye gittiğimi bilmem. Okurum bazen, lakin faydası nedir bilmem. Mazide ki gibi değildir hiçbiri. Bir adım atarım, bütün dünya geri çekilir. İçimde bir boşluk dolaşır, ellerimle doldurmaya çalışırım. Ama ne dokunduğum bana iyi gelir, ne unuttuğum hafifletir. Bir yüz ararım kalabalıkta; bir bakış, bir tesadüf. Ama her gözde kendimi görürüm, bir başkasını değil. Sanki herkes bir parçamı almış gitmiş, baktığım suretlerde biraz daha silinir, biraz daha kaybolurum. Artık hiçbir şey şaşırtmıyor beni. Sevincin de, acının da aynı yerden doğduğunu öğrendim. Bir yanım hâlâ umut etmek istiyor; ama öteki yanım diyor ki: “Boş ver, zaten her şey bir gün eksiliyor.” Kimi gün gülümsemek zor geliyor, kimi gün nefes almak. Kimi gün de olmadığın bir isan gibi davranmak. Artık kendini bırak bir başkasına, kendine dahi anlamaktan vazgeçmiş bir ruhum. Ne bir düşünce tamdır, ne de bir duygu bütündür bende. Her şeyim yarım, eksik, dağılmış. Kimi zaman susarım, çünkü konuşacak söz bulamam; kimi zaman konuşurum, lakin söylediklerimi anlatamam. Bilirim çünkü, bir zamanlar anlam yüklüydü kelimelerim. Lakin şimdi her biri boş bir yankdır, döner durur yüreğimde. Anlatacak kelamı hissedebilen bir bakışa inanamam, değmez ki insanoğluna. Değer mi? Anlamazlar işte. Birisinden beklersin, lakin beklersin işte. Belki bu yüzden ne geçmişimde huzur bulurum, ne geleceğimden teselli. Neden? Bekemek sadece sessizliktir de ondan. Ne huzur verir ne teselli. Arafın ıssızlığıyla tanıştırır seni. Nasıldır bilir misin? Her şey sanki bir perdenin ardından yaşanır. Varsındır, var lakin dokunamazsın; hissedersin lakin anlayamazsın. Bir kahkaha duyarım sokakta, akşam geceye karışır, saat 12'dir. Otururum Hacı Bayram'ın avlusunda, içim titrer.
Bir çocuk ağlar uzakta, içimde bir şey çözülür lakin ne sevinç bana aittir artık, ne acı bana dokunur.
Yalnızlığın garip bir tarafı var: İlk başta seni boğar, sonra yavaş yavaş seni biçimlendirir. Bir süre sonra o kadar alışırsın ki, kalabalıkta bile eksikliğini özler, ararsın onu. Çünkü sana iyi gelen bir elin parmağını geçmemeli. Birdir, ikidir. Fazlası olmamalı. Kendime kendime bazen: “Belki de mesele toparlanmak değil, boşluğunla yaşamayı öğrenmektir.” derim.
Ama sonra bir bakarım ki, ne toparlanmaya mecâlim var ne boşluğumla yaşamaya.
Yorgunluk battaniyesini üstüme sermiş beni izler. Bana tebessüm eder ama o bile ağır gelir artık yüzüme. Sarılırım ona, varsın kimsesizliğin o ıssızlığı sarsın ruhumu. Sarılayım ona, varsın biraz daha seyredeyim gökyüzünü, biraz daha oturayım o bankta..