Spoiler içeriyor
Sex and the City'i, her yerde gördüğüm kızların sürekli alıntılayarak paylaştığı bir dizi diye hep “asla izlemeyeceğim dizilerden biri” olarak görürdüm. Ta ki o kızlardan biri olana kadar. 1998’de yayın hayatına başlayan dizi, altı sezon boyunca dört kadının hayatlarını; iş,…devamıSex and the City'i, her yerde gördüğüm kızların sürekli alıntılayarak paylaştığı bir dizi diye hep “asla izlemeyeceğim dizilerden biri” olarak görürdüm. Ta ki o kızlardan biri olana kadar. 1998’de yayın hayatına başlayan dizi, altı sezon boyunca dört kadının hayatlarını; iş, aşk, New York, cinsel hayat ve benliklerini bulma yolculuklarını anlatıyor. Baş karakterimiz Carrie Bradshaw, bir gazetede "Sex and the City" başlığı altında New York’taki erkekler, ilişkiler ve seks hakkında köşe yazıları yazar. Bu yazıların yazım aşamasında Carrie ve diğer üç arkadaşının hikayelerine tanıklık ederiz.
Miranda, kariyerine odaklanmış, özgüveninden ödün vermeyen güçlü bir kadın. Samantha, kendisiyle tamamen barışık, cinsel hayatı konusunda özgür hisseden, açık sözlü ve dobra biri. Charlotte ise doğru kişiyi arayan, bir gün mutlaka aşkı tadacağını düşünen, daha iyimser bir sanatçı.
Dizi boyunca 30’larında hayatlarına giren her adamı izledim. Dizinin amacının bu olduğunu biliyorum ama sürekli hayatlarına giren herkeste bir kusur arıyorlar. Ki bu konuda hak vermiyorum değil, çünkü mükemmeli aramak bizim için gerçek gibi görünür. Ama mükemmeli bulmaya çalışırken de sürekli yıpranırlar.
Carrie’ye dönersek; altı sezon boyunca Mr. Big’in peşinden koşar. Big Paris’e taşındığında onunla gitmek ister ama Big için “o” kız olmadığını fark eder ve hayatına Big’siz devam etmeye çalışır. Aidan girer hayatına; belki de dizideki tek green flag karakter olabilir Aidan. Carrie’ye değer verir, yaptığı işi kınamaz, en büyük destekçisidir. Ama Carrie belirsizliği, kaosu ve peşinden koşmayı sever. Sağlıklı bir ilişki onun için sıkıcıdır; asıl bağımlılığı dramadır. Aidan ileyken sürekli garip rüyalar görür, Aidan’ı ruh eşi değil kendi için iyi olacağını düşündüğü kişi olarak sever.
Ama belki Carrie’yi bu kadar eleştirirken izlemeye devam etmemizin sebebi biraz da Carrie olmamızdır. Carrie de bencil, hatalı, belki de bazen çok yüzeysel. Ona çok kızsam da son bölümdeki bu sözünü unutamıyorum: “I'm someone who's looking for love, real love, ridiculous, inconvenient, consuming, can't-live-without-each-other love. And I don't think that love is here in this expensive suite and in this lovely hotel in Paris.”
(Spoiler) Diziyi benim için en izlenir kılan karaktere de ayrı bir parantez açmam gerek: Charlotte. Her izleyen bir karakterle farklı bir bağ kurmuştur, benim için o karakter Charlotte’tı. Beyaz prensini bulacağına inanır, her şeyin ten uyumu olmadığını düşünür. Hislerine, sağduyusuna daha çok güvenir. Bir kariyeri, sevdiği arkadaşları olmasına rağmen hayatın o doğru adamla başlayacağını düşünür. Aşkı bulduğunu düşündüğü ilk adamla evlenir, ama bu evliliğin içinin boş olduğunu fark eder. Evliliğinde “eş rolünü” taşımaya çalışırken kendi kimliğiyle bir karmaşa yaşar. Eşinin gözünde doğru kadın olmaya çalışırken kendi arzularını arka plana atar. Charlotte biraz da benn.
Dizideki asıl çelişki ise, idealde kadınların hayatlarında bir erkek olmadan tamamlanabilecekleri fikriyken; final, kadınların tek başlarına da mutlu olabilecekleri mesajı yerine doğru adam bulunduğunda tamamlanma fikriyle bitiyor. İlk bölümdeki istekleri ve son bölümdeki hayatları arasındaki fark beni hem üzmüştü hem de mutlu etmişti. Belki kendi benlikleri değil ama hisleri tamamlandı, çünkü onlar da kusursuz değildi.
Sex and the City sadece bir ilişki dizisi değil, aynı zamanda bir varolmaya çalışma hikayesi. Onu bu kadar kült ve sevilen bir yapım yapan da bu bence.