2020'nin en iyi 20 filmi 20. apples christos nikou'nun ilk uzun metrajı 2020 sinema yılını çeşnilendiren sürpriz filmlerden biri olarak karşımıza çıktı. yorgos lanthimos ile dogtooth (2009) filminde yardımcı yönetmen olarak da çalışmış olan yönetmen nikou, yunan yeni dalga sineması…devamı2020'nin en iyi 20 filmi
20. apples
christos nikou'nun ilk uzun metrajı 2020 sinema yılını çeşnilendiren sürpriz filmlerden biri olarak karşımıza çıktı. yorgos lanthimos ile dogtooth (2009) filminde yardımcı yönetmen olarak da çalışmış olan yönetmen nikou, yunan yeni dalga sineması (greek weird wave) geleneğini takip ediyor ve yine bu tarz “tuhaf” filmleri sevenlerin hoşuna gidecek oldukça çarpıcı ve başarılı bir filme imza atıyor. hayatımızı, alışkanlıklarımızı kökünden değiştiren 2020 senesine uyabilecek bir unutkanlık salgını ile başlayan film, aris karakterinin kaybettiği hafızasını geri alma uğraşını takip ediyor. nikou'nun, ana karakteri gibi olaylara sakin bakışı, geniş planlarla karakterinin yalnızlığını aktarışı, filmin özgün taraflarından sadece birkaçı. farklı noktalara evrilebilecek, devlet ve sistem eleştirisini de içeren, izleyeni sürekli düşünmeye iten film, oldukça kişisel bir kabullenişle, hisli bir yerde bitiyor. hafızanın, travmaların, kazaların katmanları açılırken kendi hayatımızdaki dönüm noktalarını yeniden hatırlarken buluyoruz kendimizi. mila (apples) farklı bakımlardan önemli bir deneyim sineması aynı zamanda.
19. the vast of night
andrew patterson'ın ilk filmi olma özelliğini de taşıyan the vast of night, bir basketbol sahasında başlayan ve muazzam kamera işçiliğiyle filmin de referans verdiği gibi adeta bir radyo tiyatrosu gerginliğinde sizi bu sahadan tekinsiz ve gizem dolu bir yolculuğa çıkarıyor. bu yolculuk 50'lerin mitlerine dair birçok referansı barındıyor, filmin bizatihi girişi dönemin kült tv işlerinden the twilight zone'a bir gönderme. patterson bu mitlerin ve referansların arasından, uyumlu ve harika performans çıkaran iki başrolle beraber sonu hariç orijinal ve 90 dakikalık her an diken üstünde bir deneyim yaratmayı başarıyor. the vast of night'ı maalesef ülkemizde sinemada izleyemedik, her şeyiyle sinema salonu için yapılmış bu filmi, amazon prime video sayesinde izleyebildik. bu küçük kasaba gerilimi içindeki ses, kurgu ve sinematografi kalitesi ile birlikte patterson'ın geleceği açısından bize büyük umutlar veriyor, amerikan bağımsız sinemasından çıkan bu küçük bütçeli harika film, umarım unutulan bir türü küllerinden tekrar doğurur.
18. lovers rock
steve mcqueen'in, ingiltere'deki azınlık karayip topluluklarının kimlik mücadelelerine ve yaşamlarına eğildiği small axe serisinin ikinci filmi olan lovers rock, bu senenin en tempolu ve en iyi işlerinden. küçük bir dünyada aşk ve müziği harmanlayan filmi kelimeler izah edebilmek inanın kolay değil. ana karakterleri tanıdığımız kısa bir giriş bölümünün ardından bir ev partisine yönelen film, görünürde martha ve franklyn'in aşkına yönelse de, arka planda topluluğun yaşamına, kadın kimliğinin mücadelesine ve karayip kültürüne ve sınıfa dair bir anlatı. pek tabii ki filmdeki birincil önemde olan şey bu da değil, mcqueen'in salona yerleştirdiği kamerayla beraber aşk, müzik, heyecan ve burada tekrar yaratılan toplum hissi insanı adeta büyülüyor. müziğin dışındaki diyaloglu anların müzikle ve dansla gelen gerilimin, aşkın, şehvetin akıcı ve hiçbir şekilde düşüş yaşamadan ilerleyişi, lovers rock'ın asıl alametifarikası.
17. tenet
tenet, nolan filmlerinin bir toplamı gibi: zamanı bükerek hikâyeyi farklı bir zamansal katmana taşımasında inception'dan, protagonistin çıktığı yolda farkında olmadan kendi başlangıcına ulaşmasında interstellar'dan ve son bölümde neredeyse tür değiştirerek bir savaş filmi atmosferine bürünmesinde dunkirk'ten ilhamlar var. ancak tüm bunların yanında, tenet'te kendini anlaşılmazlığın şehvetine kaptırmış bir yönetmenin zaaflarını görmemek de mümkün değil. tıpkı tenet misyonunu yürüten casusların dünyayı kurtarırken yaşanılanları olağan akışına bırakmaları gibi, nolan da “anlaşılmaz yönetmen” mitinden dokunan dokunulmazlık zırhını üzerine geçirerek gerisini filmin geriye doğru akışına teslim ediyor.
16. the woman who ran
hong sang-soo'nun 2020 yılı yapımı son uzun metraj filmi the woman who ran (kaçan kadın) geçtiğimiz şubat ayının sonunda gerçekleşen berlin film festivali'nde “en iyi yönetmen” (gümüş ayı) ödülünü de beraberinde getirmişti. türkiye'de gösterimi ise pandemi nedeniyle 39. istanbul film festivali galalarıyla birleşen filmekimi'nde yapıldı. cahiers du cinéma dergisinin listesi de dahil olmak üzere birçok listede geçtiğimiz yılın en iyi 10 filmi arasında yerini aldı. the woman who ran, sang-soo sinemasının alıştığımız ögelerinin yinelendiği, diyalogların sadeliğinde, sık zoomlarda, sabit kamera kullanımında, uzun masa konuşmalarında ve oyuncu tercihiyle yönetmenin kendini hatırlattığı, daha ilk bakışta dahi onun sineması olduğuna dair ipuçlarını toplayabildiğimiz bir film.
anlatıyı yola çıkmış, yolda olan üzerinden kurmak edebiyatın, sinemanın kullanmayı pek sevdiği ve çok başvurduğu başlangıç noktalarındandır. yolda olmak, yeniyi aramak, arzulamak; eskiyle yüzleşmek ya da belki de sadece yolda olma hâlini anlatıyor olabilir. yol evin zıttıdır. maceraya, tanıdık ve bilindik olmayana gebedir.
kaçan kadın'ın hikâyesi de buradan başlar. ana karakterimiz gam-hee'nin kentten uzak yaşayan arkadaşının evine çat kapı gelmesiyle. nitekim filmin ilerlemesiyle diğer arkadaş ziyaretleri de tıpkı böyle aniden gerçekleşir. önceden tanışıklığı, yakınlığı olmuş üç insanla yollarını bir kez daha kesiştirir. bir görevi tamamlarmış gibi. ne ana karakterimizin geçmişini biliriz ne de bu insanlarla olan mazisini. aralarındaki ilişkiyi, iletişimi yalnızca konuşmalardan tahayyül edebileceğimiz bir atmosfer kurar hong sang-soo. diyalogların akışına dayanan sezgilerimiz seyir deneyimine eşlik eder. kaçan kadının kendisine dair yegâne bilgi ise üç buluşmasında da yinelediği beş yıldır evli oluşu ve kocasıyla bu iş seyahatine dek birkaç gün dahi olsa hiç ayrılmadıklarıdır. uzun süre konuşulmamış, unutulmuş arkadaşlardandır o. tanıdık bir yabancı. keyif kaçırmayan ama keyif de vermeyen denk geliş. bu arkadaşlarla aralarındaki diyaloglara tüm gücüyle sirayet eden bir yabancılık hissidir. ev kirasından, etin kalitesinden, paltonun tasarımcısından, barda tanışılan üst kat komşusu evli sevgiliden, ev fiyatlarından bahsedilir. arayı kapatmak isterler sanki ama bir şey engel olur. sıradanın, gündelik olanın konuşulması biter sıra dertlere de gelir ancak o dertler üzerinden ortaklık kurmaktan daha çok özet geçilir, geçiştirilir. yetişilmesi gereken yerler var gibidir. derinleşmeden, sınırlara ayak basmadan, masalar devrilmeden ve kimse kimseyi sorgulamadan, stabil iletişimler kurulur. sanki sadece başkalarının hayatına bakmak üzere oradadır. beklediğimiz tepkileri vermez kaçak kadın. eski sevgilisiyle evlenen arkadaşıyla yıllar sonra ilk yüzleşmesinde dahi.
evliliği ise o tekrarladıkça flulaşan bir gerçekliğe dönüşür. karakterin kurgusu olabileceği akla gelir. bu yolculuğu başlatmak için gerekli olan nedenselliği sağlar sanki. ne arkadaşlarıyla ne de seyirciyle bir güven bağı oluşturur arasında. empati kurmayız. “ne iyi oldu da geldin” cümlesini duymayız. film “kaçan kadın”ın evliliğinden dolayı uzun süredir özlemini çektiği daha özgür hayatları görmek, yaşamak istemesinden daha fazlasıdır. ya da daha azı. yalnızca bir göz atıp çıkar kapıdan. seyircidir. onların komşularıyla, aşıklarıyla konuşmalarına şahit olur. tıpkı sinema salonundaki izleyicinin başkalarının hayatını izleme isteği gibi o da güvenlik kameralarında o hayatlara bakar. ve sonra salondan çıkar. kendisini iki kez sinema salonunda bulmamız da bu yüzdendir. seyirciye seyirci olduğunu hatırlatır. başkalarının hayatlarına bakmak bir tutku ise sinema salonu bunun en kuvvetli imgesi olacaktır.
15. the invisible man
saw ve insidious serilerinin yaratıcısı leigh whannell'ın yönettiği üçüncü uzun metraj film olan the invisible man, kariyerinin en iddialı işlerinden biri oluyor. film ilk bakışta hollywood'un son dönemde ortaya çıkan yeniden çevrim dalgasının bir devamı gibi görünse de whannel'in bu tanıdık hikâyeyi güncel temalara uygun bir şekilde günümüze uyarlaması sayesinde bu gruptan ayrılıyor. the invisible man, eşi adrian tarafından sürekli manipüle edilen ve hayatını istediği gibi yaşayamadığı için eşinden kaçan cecilia'yı merkezine alıyor. başrolde elizabeth moss'un harikalar yarattığı filmde, netflix'in “the haunting” serisinden tanıdığımız oliver jackson-cohen de bulunuyor. gerilim dolu açılış sekansıyla filmin tonunu belirleyen ve seyirciyi avcunun içine alan whannel, korku ve gerilim ögelerini etkileyici kullanımıyla dikkat çekiyor. bir önceki filmi upgrade'le ilginç bir bilimkurgu aksiyon karışımı yaratan yönetmen, korku türünde de başarılı olacağının sinyallerini veriyor böylelikle.