“Oysa ışığı severim ben; severdim. Önceleri. Şimdi gece sarsın istiyorum beni. Çukur olmalı, çukurda kalmalıyım.” Karanlığın nerede başladığını bilmiyoruz. Belki ilk susuşta, belki bir kapının ardına kadar açık bırakılışında, belki de kimse duymasın diye yumuşatılmış bir adımda. Gece, bir hikâye…devamı“Oysa ışığı severim ben; severdim. Önceleri. Şimdi gece sarsın istiyorum beni. Çukur olmalı, çukurda kalmalıyım.”
Karanlığın nerede başladığını bilmiyoruz.
Belki ilk susuşta, belki bir kapının ardına kadar açık bırakılışında, belki de kimse duymasın diye yumuşatılmış bir adımda. Gece, bir hikâye anlatmaktan çok, bu belirsizliklerin içinden konuşan bir hâlin adı.
Zaman parçalanır Gece’de; kişiler parçalanır, toplum parçalanır. Olaylar belirli bir sistematiğe göre değil de sanki rastgele akıyor gibidir. Yine de bu dağınıklığın içinde açıklanamayan bir bütünlük duygusu belirir. Parçalanmışlığın kendisi, metnin omurgasına dönüşür.
Anlatıcı bir yüz olmaktan çıkar; çoğalır, bölünür, kaybolur. Bazen ben, bazen biz, bazen hiçbiri… Fail ile kurban birbirine geçer; suçun kimde başladığını, sessizliğin kimde büyüdüğünü seçemez oluruz. Bu bulanıklık, metne sinen karanlığın doğal nefesidir.
Karanlık sadece atmosfer değildir; dilin malzemesi hâline gelir.
Metinler birbirine yalnızca yazılış biçimleriyle değil, korkunun yaydığı titreşimle yaklaşır. Gececilerin ve gece bekçilerinin yaydığı korku, önce bireyi daraltır, sonra topluma bulaşır. Boğulma hissi giderek bir sanrıya dönüşür; herkes herkesin gölgesi olur.
Korku öyle yoğun bir katmana ulaşır ki, yok etmek istediği güneşin hareketini bile etkiler; oraya da sızar. Gece karanlığı yalnızca ışığı değil, insanın kendi kendini görme biçimini de gizler. Karasu’nun keskin cümlelerinden biri bunu çarpıcı biçimde söyler:
“Bir anlamda herkes düşman, düşmanım. Düşmanımız. Örneğin kendi arkadaşlarımız, yandaşlarımız… İşkil, kuşku, yaşamımızın temeline koyduğumuz harç olmalı; yediğimiz ekmek, içtiğimiz su olmalı.”
Karanlığın görünmez kılışı, düşmanı tanınmaz hâle getirirken, aslında herkesi düşmana dönüştürü. Korku artık bir duygu değil; her şeyi belirleyen bir ilke hâline gelir.
Gece ilerlemez; okur ilerler.
Bölümler birbirine eklemlenmez, birbirine düşen gölgeler gibi temas eder. Metin korkunun içimizden akıp gitmesine izin vermez; oraya çöker. Kişiyi sürekli arafta bırakan bir duygu olarak, kendi iç karanlığına bakmayı zorunlu kılar.
Sonunda Gece, okurun zihninde açkklık değil; daha geniş bir karanlık açar.
Suçun, suskunluğun ve tanıklığın gölgesini üstümüzde bırakır. Cevap vermez; çünkü soruların kendisi bile karanlıktan yapılmıştır.
Bu nedenle Gece, bir roman değildir; bir vicdanın karanlıkta attığı nabızdır.
Bir sessizliğin biçimi.
Karanlığı hem dışarıda hem içeride duyuran, yakıcı ama vazgeçilmez bir yüzleşme.
Bilge Karasu’dan okuduğum ikinci kitap bu. İlk kitabına nazaran bu kitabın sonunda yazarın diline daha bi aşina olduğumu hissettim. Onu çok sevdiğim için bu incelemeyi, kendi deneyimlerimi aktarmak yerine, onun dilini yeniden kurmaya çalışarak yazmak istedim. Karasu’yu tekrar tekrar okuduğumda, her seferinde kendimi yepyeni anlamlarla üzerinde düşünürken buluyorum.
“Gece, insanların içinde uyuklayan korkuları uyandırdı; onları uyanık tuttu.
Onları, yani hem insanları,
hem korkularını.”