✨Ölümlülerin dertleri zamanla yumuşar, fırtınalar hep aynı güçle esmez ve mutlu insanların sonsuza kadar sürmez mutluluğu. Her şey sürekli bir uçtan diğerine gidip gelir. Cesur insan her zaman umut edebilendir, korkaklara özgüdür umutsuzluk.
Çoğu zaman tartışmaların nedeni tartışmadan daha küçük oluyor. Kolayca çözülebilecek anlaşmazlıklar iyi iletişim kuramadığımız için dallanıp budaklanıyor. Bu kitap tartışmaları nasıl yönetebileceğimizi, kendimizi nasıl ifade edebileceğimizi ve karşı tarafı nasıl daha iyi anlayabileceğimizin farkındalığını sağlıyor. Kitabı okurken dikkatimi çeken, sık…devamıÇoğu zaman tartışmaların nedeni tartışmadan daha küçük oluyor. Kolayca çözülebilecek anlaşmazlıklar iyi iletişim kuramadığımız için dallanıp budaklanıyor. Bu kitap tartışmaları nasıl yönetebileceğimizi, kendimizi nasıl ifade edebileceğimizi ve karşı tarafı nasıl daha iyi anlayabileceğimizin farkındalığını sağlıyor.
Kitabı okurken dikkatimi çeken, sık sık üstünde düşündüğüm 3 konu vardı. Bunlardan ilki duygularımızın sorumluluğunu almak. Genellikle duygularımızı bir olayın sonucu olarak görüyoruz. Ama duygularımız olaydan ziyade olaya olan algımızla ilgili. Kendimizi de buna göre ifade etmeliyiz. Karşı tarafa "kırıldım" demekle "kırdın" demek arasında çok büyük fark var. "Kırıldım" dersek karşı taraf savunmaya geçmez ve bizimle daha kolay empati kurar. Ancak "kırdın" dersek bizimle empati kurmak yerine kendini savunmaya geçecektir.
Bunun devamı niteliğinde olan diğer husus ise eleştiri. Yazara göre eleştiri yabancılaşmış ihtiyaçtır. İhtiyaçlarımızı karşı tarafı eleştirerek, suçlayarak ifade edersek karşılanma olasılığı çok düşer. Çünkü yine yukarıda ifade ettiğim gibi karşı taraf savunmaya geçer, kendine odaklanır. İhtiyaçlarımızı net bir şekilde, karşı tarafı eleştirmeden ifade etmek ihtiyaçlarımızın karşılanma olasılığını yükseltir.
Üstüne düşündüğüm son nokta ise empati. Kitabı okurken en büyük farkındalığı burada yaşadım sanırım. Hiçbir tartışma, iki taraf da anlaşıldığını hissetmeden, iki taraf da empati yapmadan bitmiyor. Bitmiş gibi gözüken tartışma empati eksikliği yüzünden sık sık tekrar gün yüzüne çıkıyor. Karşımızdakine yeteri kadar empati gösterdiğimizi anlamanın da iki yolu var. Birisi, hem bizim hem de karşı tarafın gözle görülür bir şekilde rahatlamış olması. İkincisi ise konuşmanın akışının durması.
Aslında kitap 4 öge üzerinde duruyor. Bu dört ögeyi en başta verip sonrasında detaylandırıyor. Bu 4 öge ise şunlar:
1. Yorum ve yargı katmadan olayı gözlemlemek.
2. Olay üzerine oluşan duygumuzu ifade etmek.
3. Duyguyla bağlantılı ihtiyacımızı dile getirmek.
4. İhtiyaca yönelik istek ve ricada bulunmak.
Kitabı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Çevremde gözlemlediğim kadarıyla çoğu kişi iletişim kurarken çokça hata yapıyor (ben de dahil). Yaptığımız hataların farkındalığına ulaşmak, daha iyi ilişkiler ve daha derin bağlar kurmanıza yardımcı olacak bir kitap. Sadece okuyup geçerek fayda sağlamak mümkün değil elbette. Notlar alıp sık sık kendimize hatırlatmamız, kendimizi analiz etmemiz gerekiyor.
Sakinlik ve durgunluk normalde bana huzur verirken bu filmi izlerken çok huzursuzdum. Bunun nedeni Paterson'un geleceğe yönelik kayıtsızlığı ve tepkisizliğiydi. Sanki geleceğe dönük bir umudu, bir hayali yok gibi. Bazı yönleriyle Perfect Days'e benzettim ama Perfect Days kadar içinizi açan,…devamıSakinlik ve durgunluk normalde bana huzur verirken bu filmi izlerken çok huzursuzdum. Bunun nedeni Paterson'un geleceğe yönelik kayıtsızlığı ve tepkisizliğiydi. Sanki geleceğe dönük bir umudu, bir hayali yok gibi.
Bazı yönleriyle Perfect Days'e benzettim ama Perfect Days kadar içinizi açan, mutlu eden bir film değil. Filmde Paterson'un bir haftasını görüyoruz. Genel olarak rutin bir hayatı var ve bu rutin hayattan hayli bıkmış, bunalmış biri. Onu yaşama bağlayan şey ise şiir okumaya ve yazmaya duyduğu tutku.
Paterson bana geçmişte büyük bir hayal kırıklığı yaşamız biri izlenimi verdi. Şiirlerini birileriyle paylaşmak istememesi de belki bu yüzdendir; tekrar hayal kırıklığına uğramamak için. Kendini açmak konusunda yetersiz biri. En sevdiklerine karşı bile derdini anlatıp kendini açamıyor. Belki de en büyük yalanı, her gün sorulan "Nasılsın?" sorusuna verdiği "İyiyim." cevabı.
Yavaş akan bir film. Doğru bir beklentiyle izlendiğinde keyif alınabilir bence. Derin bir ana karaktere sahip olması ve Paterson'un arada hiç tanımadığı insanlarla kurduğu tatlı etkileşimler ilgimi çekse de biraz sıkıldığımı itiraf etmeliyim.
Spoiler içeriyor
Film, bir annenin kızı için girdiği adalet arayışını ve mücadelesini konu alıyor. Başlarda bu mücadele saldırganlıktan uzakken hem anlaşılmamanın verdiği öfkeyle hem de nefret dolu aldığı geri dönüşlerle daha saldırgan bir mücadele hâlini alıyor. Mildred'ın nefreti sadece adaletin peşinden gitmeyen…devamıFilm, bir annenin kızı için girdiği adalet arayışını ve mücadelesini konu alıyor. Başlarda bu mücadele saldırganlıktan uzakken hem anlaşılmamanın verdiği öfkeyle hem de nefret dolu aldığı geri dönüşlerle daha saldırgan bir mücadele hâlini alıyor. Mildred'ın nefreti sadece adaletin peşinden gitmeyen polislere değil, yer yer suçluluk duygusuyla beraber kendine de dönüyor. Kızı ölmeden önce yaşadıkları tartışmanın suçluluğu belki de.
Bir de Robbie var. Annesi böyle bir mücadelenin içindeyken yer yer bir oğlu olduğunu unutuyor. Robbie bir yandan ablasına olanları aşmaya çalışırken bir yandan da annesinin girdiği mücadelenin tepkileriyle başa çıkıyor. Bu mücadelenin ortasında görünmezleşiyor. Mildred, kızının yasını tutarken yaşadığı yoğun duygularla sevdiklerine, yakınlarına karşı yer yer körleşiyor.
En etkilendiğim sahnelerden biri Red'in hastanedeyken Dixon'a portakal suyu uzattığı sahneydi sanırım. O sahnede biraz fazla duygusallaştım. Filmin anlatmak istediğini en net hissettiğim sahneydi. Biraz anlayış ve affetmenin insanı ne kadar değiştirdiğini görüyoruz. Öfke hiçbir zaman birincil bir duygu değildir. Arkasında hep başka bir duyguyu barındırır. Kırılganlığı, üzüntüyü maskeler öfke. Sevgiye, anlaşılmaya duyulan ihtiyacın tepkisidir. Dixon bunun en iyi örneğiydi filmde. Willoughby'den aldığı mektupla anlaşıldığını, birinin ona inandığını fark edip iyi bir karakter gelişimi gösteriyor.
Genel olarak filmi beğendim. İşlediği konu bakımından ve atmosferiyle birlikte beni etkiledi. İlk dakikadan seveceğimi anlamıştım zaten.
26 Filmi ilk defa geçen sene bu zamanlar izlemiştim. Dün ikinci kez izledim. O kadar değişik bir büyüsü var ki filmin. Büyük kelimeler, büyük olaylar yok ama hem müziklerle hem ortamın ambiyansıyla sizi büyüleyip ekranın başında tutuyor. Adam ve Eve…devamı26
Filmi ilk defa geçen sene bu zamanlar izlemiştim. Dün ikinci kez izledim. O kadar değişik bir büyüsü var ki filmin. Büyük kelimeler, büyük olaylar yok ama hem müziklerle hem ortamın ambiyansıyla sizi büyüleyip ekranın başında tutuyor.
Adam ve Eve hem mizaç olarak hem de hayata bakış açıları olarak birbirine zıtlar. Film bu zıtlığı giydikleri kıyafetlerden saç renklerine, odalarına hâkim olan renklere kadar hissettiriyor. Adam insanlardan ümidi kesmiş, onların yaptıkları aptallıklardan sıkılmış, depresif biri. Eve ise yaşamayı seven, küçük şeylerden zevk alan, akışta yaşayan biri. Bu zıtlıklara rağmen birbirleriyle uyum içindeler.
1 ay kadar önce finallerim bitince eve dönüş için bavul hazırlıyordum. Bavulun yarısını kitapla doldurmaya başladığımı fark ettiğimde direkt aklıma Eve ve bu film geldi. Eve'le çok ortak noktamız var. Sonradan öğrendiğim bilgiye göre Eve de benim gibi INFJ'ymiş. Eve kadar akışta yaşadığımı düşünmüyorum ama belki vampir olup o kadar yaşasaydım ben de öyle olurdum.
Sonlara doğru bahsettiğim büyü biraz azalsa da genel itibarıyla çok etkileyiciydi. Edebiyata, müziğe, sanata sonuna kadar doyacağınız; hem gözünüze hem kulağınıza hitap edecek bir film.
Kitap narsisizmi direkt kötü olarak ele almak yerine bir spektrum olarak inceliyor. Spektrumun sol kısmında ekhoizm varken sağ kısmında narsisizm var. Yazar, iki uçtan kaçınarak sağlıklı narsist bireyler olabileceğimizi söylüyor. Kitap ilk olarak narsisizme tarih boyunca psikologların nasıl baktığını ve…devamıKitap narsisizmi direkt kötü olarak ele almak yerine bir spektrum olarak inceliyor. Spektrumun sol kısmında ekhoizm varken sağ kısmında narsisizm var. Yazar, iki uçtan kaçınarak sağlıklı narsist bireyler olabileceğimizi söylüyor.
Kitap ilk olarak narsisizme tarih boyunca psikologların nasıl baktığını ve günümüz narsisizm anlayışının nasıl oluştuğunu anlatıyor. Sonrasında bir narsisizm testi var. Kitabın geri kalan kısımlarında ise sağlıksız narsisistler nasıl tanınır ve çevremizde böyle biri varsa ya da biz öyleysek bununla nasıl başa çıkarız, bunu anlatıyor. Bazı taktikler var içerisinde. Narsisistin bizimle olan ilişkisine göre başa çıkma taktiklerini ayrı ayrı ele almış. (Patron, ebeveyn, sevgili, çocuk vs.) Ayrıca son bölümde sosyal medyaya değiniyor. Sosyal medyayı sağlıklı narsist olmak için nasıl kullanabileceğinizi açıklıyor.
Yazar kitapta kendi danışanlarının hikâyelerinden bol bol örnek vermiş. Spektrumdaki her tipe, her olaya dair gerçek hayattan bir örnek bulabilirsiniz. Sadece bilgi seviyesinde değil, örneklerle de desteklendiği için hem kendinizi spektrumda konumlandırmak hem de çevrenizdekileri anlamak için yardımcı oluyor.
Kitabı genel olarak beğendim. Narsisizme farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış. Ağır akademik bir dili yok, kolayca herkes tarafından okunabilir. Benim için tek eksik tarafı, spektrumun sol tarafındaki kişilere pek öneride bulunmaması. Ekhoist insanlara sağlıklı narsist olmaları için öneriler verdiği bir bölüm olmasını isterdim.
Le Guin, Atuan Mezarları kitabında "Özgürlük, verilen bir armağan değil, yapılan bir seçimdir." der. Özgürlük çoğu zaman zorlu bir mücadelenin sonucudur. Verilen bu mücadele bazen en sevdiklerimize karşı olur. En yakınımızda olanlar bizi korumak adı altında belli kalıplara sokup belli…devamıLe Guin, Atuan Mezarları kitabında "Özgürlük, verilen bir armağan değil, yapılan bir seçimdir." der. Özgürlük çoğu zaman zorlu bir mücadelenin sonucudur. Verilen bu mücadele bazen en sevdiklerimize karşı olur. En yakınımızda olanlar bizi korumak adı altında belli kalıplara sokup belli kısıtlamalar getirip bize karşı bir hapishane oluşturabilirler. Filmde de Robyn bunu yaşıyor. Babası tarafından güvenliği için evde durmaya zorlanırken bir yandan da içindeki özgürlük özlemi için mücadele ediyor.
Film boyu kaosla düzen, özgürlükle kontrolün bir çatışma içinde olduğunu görüyoruz. Düzeni, kontrolü simgeleyen İngiltere olurken kaosu, özgürlüğü, doğayı, gelenekleri simgeleyen ise İrlanda oluyor. Biraz araştırınca animasyondaki ortamın tarihsel bir arka planı olduğunu gördüm. 1650'li yıllarda Oliver Cromwell İrlanda'yı fethetmiş. Direnişçilerin ormanda saklanmasını engellemek ve yeni yerleşim yerleri açmak için ormanları kesip kurtları öldürmüşler. Bu bilgiyle bakınca animasyonu sadece bir masal olarak değil, aynı zamanda İrlanda'nın direnişi olarak da izleyebiliyoruz.
Film İrlanda folkloruyla da uyumlu. Biraz araştırınca İrlanda'nın bazı bölgelerinde uyuyunca ruhu kurda dönüşen, şifa yetenekleri olan yaratıklara inanılıyormuş. Animasyonun hem İrlanda tarihiyle hem folkloruyla bu kadar uyumlu olması onu daha da derinlikli, anlamlı yapıyor.
Film sadece özgürlüğü anlatmıyor aynı zamanda bir dostluk hikâyesi. Robyn başta korksa da Mebh'e güvenmeyi ve tanımayı seçiyor. Birlikte giriştikleri özgürlük mücadelesi aralarındaki bağı daha da güçlendiriyor. İzlerken içinizi ısıtacak, yer yer güldürecek bir dostluğa dönüşüyor. Çizimleriyle, anlattıklarıyla sizi büyüleyecek, size kendi hayat mücadelenizde motive edecek bir film.
Film, yapay zekânın insandan ayırt edilemeyecek kadar gelişmiş olup olamayacağı hakkında. Ava adlı robot bu soruya cevap bulmak için yaratıcısı ve yazılımcısı Caleb tarafından Turing testine girer. Film bu test için yapılan seanslar şeklinde ilerliyor. Akıcı bir film, izlerken hiç…devamıFilm, yapay zekânın insandan ayırt edilemeyecek kadar gelişmiş olup olamayacağı hakkında. Ava adlı robot bu soruya cevap bulmak için yaratıcısı ve yazılımcısı Caleb tarafından Turing testine girer. Film bu test için yapılan seanslar şeklinde ilerliyor. Akıcı bir film, izlerken hiç sıkılmadım. Şaşırdığım, ters köşe olan birkaç yer var. Bu olumlu yanlara rağmen aşırı sevemedim. Bunun nedeni, yapay zekânın bu kadar hayatımıza girmesiyle konunun benim için ilginçliğini yitirmesi. Yapıldığı dönemde izlesem konu daha ilginç gelirdi, daha fazla severdim.
Spoiler içeriyor
Filmi izlemeden önce bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Müzikal filmleri normalde sevemiyorum. Filmin içine girmemi zorlaştırıyor. Ama bu filmde tam tersi oldu. Film, danslar ve müzikler aracılığıyla sizi daha fazla içine çekiyor. Beni en çok etkileyen kısmı ise sonu. Birbirlerini sevmeye…devamıFilmi izlemeden önce bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Müzikal filmleri normalde sevemiyorum. Filmin içine girmemi zorlaştırıyor. Ama bu filmde tam tersi oldu. Film, danslar ve müzikler aracılığıyla sizi daha fazla içine çekiyor. Beni en çok etkileyen kısmı ise sonu. Birbirlerini sevmeye devam etmelerine rağmen sadece diğer kişinin zihninde anı olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Birbirleri için verdikleri onca çaba bir anıya dönüşüyor sadece. Sonda iki taraf da hayallerini gerçekleştiriyor ama ona rağmen içinizde hep bir burukluk oluyor. Hayaller uğruna vazgeçilen derin bir bağ.
Filmde çok fazla diyalog yok ama bakışlarla o kadar çok şey anlatıyorlar ki. Filmi izlerken ağlayacağımı bile düşünmemiştim. Ama sondaki bakışma beni mahvetti. O bakışmada sadece özlem ya da kırgınlık yoktu. Alternatif bir yaşama yas, belki de biraz hayallerin gerçekleşmesinin gururu vardı. İzledikten sonra zihnimde müziklerle beraber film tekrar tekrar oynuyor.
Filmin ilk yarısı boyunca Yanılgı kitabı aklımdan çıkmadı. Kitapla aynı yıllarda geçmesi, çiftin düşüncelerinin ve duygularının bu kadar zıt ve uyumsuz olması kitapla aşırı örtüşüyordu. Kadın aşkın heyecanını, romantizmini ve kelimeleri isterken; erkek, hayattan yorulmuş bir biçimde, aşktan sadece sessizlik…devamıFilmin ilk yarısı boyunca Yanılgı kitabı aklımdan çıkmadı. Kitapla aynı yıllarda geçmesi, çiftin düşüncelerinin ve duygularının bu kadar zıt ve uyumsuz olması kitapla aşırı örtüşüyordu. Kadın aşkın heyecanını, romantizmini ve kelimeleri isterken; erkek, hayattan yorulmuş bir biçimde, aşktan sadece sessizlik ve huzur istiyor. Yanılgı kitabındaki şu alıntının, filmdeki çiftin aşktan beklentilerini iyi anlattığını düşünüyorum.
"- Hem sonra ikiniz de aşktan o kadar farklı şeyler bekliyorsunuz ki, Tanrım! Sen, senin hayatın hep sakin, tatlı, düzgündü... Sana gereken doğal olarak aşkın heyecanları, olağanüstü hazlar, yeni acılar ve kelimeler, kelimeler, kelimeler...
- Peki ya ona ne gerekiyor?
- Huzur, sadece bu...
- Anne, ne yapmalıyım?
- Ah, ne yapmalısın? Onu daha az sevmelisin belki de?"
Bu beklentilerin farklılığı, çiftin hatalar yapmasına ve birbirlerinden uzaklaşmalarına neden oluyor. İlk yarıda bu hataları ve uzaklaşmayı izlerken, ikinci yarıda ise tekrar bağ kurmalarını, affetmeyi öğrenmelerini ve olgunlaşmalarını izliyoruz. Aynı dertle dertlenmek, ortak acılara sahip olmak onları birbirlerini anlamaya itiyor.
Filmde bahsi geçmese bile Walter'ın bu kadar içine kapanık ve az konuşan biri olmasının arkasındaki nedenin, yaşadığı dönemdeki savaşın etkisinin onda devam etmesi olduğunu düşünüyorum. Bahsettiğim kitapla aynı yılda geçmesi ve aynı psikolojide olmaları tesadüf değil. Savaş bitmiş olsa da etkileri kolay silinmiyor.
Genel olarak filmi beğendim. Sadece ilk yarı benim için biraz yavaş ilerledi. İkinci yarısı bu kadar güzel olmasa belki beğenmezdim bile.