"Beni her ne eylersen eyle, lakin âşık eyle Allah'ım..." Her insanın kalbinin en orta yerinde Allah vardı, bütün günahları, yalanları silinince -yani ki kendini silince- bir O kalıyordu geriye, henüz bilmiyordu bunu. Henüz bilmiyordu günah kelimesi ile Allah kelimesinin tek…devamı"Beni her ne eylersen eyle, lakin âşık eyle Allah'ım..."
Her insanın kalbinin en orta yerinde Allah vardı, bütün günahları, yalanları silinince -yani ki kendini silince- bir O kalıyordu geriye, henüz bilmiyordu bunu. Henüz bilmiyordu günah kelimesi ile Allah kelimesinin tek kafiyesinin "ah" olduğunu.
"Dünya ne tuhaf yerdi böyle. İnsan yaşamak için değil, yaşlanmak için gelmiş olmalıydı buraya" diye geçirdiği içinden.
"Evlat" dedi. "Sen nesin, kimsin, öğreneceksin elbet. Sen kulsun, ne edersen et, ne olursan ol, ister bir diyara Sultan ister bir kapıda dilenci, istersen ilim yolunun nirengi, istersen cahillerin kara rengi ol, evvela kul ol! Dünyayı değil, Onu iste. Sen Onu istersen o zaten verir sana dünyayı. Ki dünya dediğin Onun muhabbeti yanında bir damla suyun toprakta bıraktığı nemdir ancak. Bil ki, dünya her gelene gönül veren, her gönül verdiğine söz veren, 'seninim' diyen bir aşüftedir. Dışı altın ile kaplanmış kara bir taştır o. Aldanma sakın rengine. Renk geçer gider, sen özü ara; suret silinip yiter, sen gözü ara. Unutma, dünya hançeriyle yaralarsan gönlünü yara geçer de izi kalır, derdi biter de sızı kalır. Sen kıymetsize değil, kıymeti sonsuza talip ol! Zira bir sultana köle olmak, kölelere sultan olmaktan daha evladır..."
Zikr-i Erre
"İşte Ahmedim" dedi Arslan baba. Aşk kitaba değil, gönle yazılmıştır. Aşk ateşe benzer ki, varlığı değil yokluğu yakar o. Bedeni değil, gönlü tutuşturur. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim'de bulamadın onu. Hak Teâlâ aşkı kitabına değil de insana nakşetmiştir. Zira insana aşk etmiştir. Allah'ı sevdiğini mi sanırsın sen? Bil ki; O seni çok daha evvelde sevmiştir. Sen ki en sevdiğinden vazgeçebildiğin gün aşk edebilmeyi öğrenirsin. Şimdi al başına geçir börkünü, ne ateş yakar bundan gayrı onu, ne zaman çürütür. Zira o aşk ile demlenmiştir şimdi" dedi ve arkasını dönüp dergâhın kapısından içeri girdi.
Değil mi ki harabelere medfun hazineler vardı, çürümüş bir soğandan gülü utandıran lale doğardı, ceylanın karnındaki habis bir urdab çıkardı misk, cevizin sert kabuğunun içinden leziz bir yemiş çıkardı.
İçinde buhranlar, zihinde sorular, sonra bütün bu olanlar...
Zira her insanın bir Hira'sı vardı lakin çoğu vakit tek ü tenha oraya varmaktan korkardı.
"Bir dergâh-ı gariptir, bir feryad-ı gariptir, bir firkat-i gariptir, ki dünyadır bu.
Hû, Allah, Hû...
Ne bir cennet-i âlâ, ne bir gül-i rânâ, ne yalnızca hülya, karadır dünyadır bu.
Hû, Allah, Hû...
Ne yalnızların imdadı, ne gariplerin feryadı, ne yetimlerin muradı, yalandır; dünyadır bu.
Hû, Allah, Hû...
Bir kara goncadır, sayman; derdi oncadır, sanman bidayeti doğuncadır, evveli vardır; dünyadır bu.
Hû, Allah, Hû...
Derviş diyar diyar gezer, âlemi nalla ezer, kimine gümüş, kimine zer; kimine ruyadiry; dünyadır bu.
Hû, Allah, Hû..."
Dilimin zekatıdır Seni söylemek, ayaklarımın zekatıdır sana yürümek, gözlerimin zekatıdır her var olanda Seni görmek; gönlümün zekatıdır Seni sevmek, aklımın zekatıdır Seni bilmek. Ve imanım. İmanımın zekatıdır ki, bilmeyene Seni söylemek...
" 'Bu cennet şarabıdır' der; Sonra çaya dua eder. İşte o günden beridir ki dergahtâ zikirler çay ile çekilir, muhabbet şarabı çay ile içilir."