Sanırım yılın en iyi okumasını yapmış bulunmaktayım. Caroline Blackwood'un Great Granny Webster’ında beni en çok etkileyen şey, aslında içeriye ait olması gereken anlatıcının bu işlevsiz aileye neredeyse gazeteci soğukkanlılığıyla dışarıdan bakabilmesiydi. Sanki bir aile üyesi değil de bir muhabir gibi…devamıSanırım yılın en iyi okumasını yapmış bulunmaktayım. Caroline Blackwood'un Great Granny Webster’ında beni en çok etkileyen şey, aslında içeriye ait olması gereken anlatıcının bu işlevsiz aileye neredeyse gazeteci soğukkanlılığıyla dışarıdan bakabilmesiydi. Sanki bir aile üyesi değil de bir muhabir gibi geçmişin kırık parçalarını topluyor, bu mesafelilik anlatıya bir objektiflik kazandırırken aynı zamanda duygusal etkiyi daha da sertleştiriyor. Anlatı tonunun bu soğukluğu, romandaki ayrıntıların neredeyse ürkütücü gerçekçiliğiyle birleşince insanların neden otobiyografik bir metin okuduklarını düşündüğünü rahatlıkla anlıyorsunuz. Kaçınılmaz bir düşünce, ben de bu yazılan insanların gerçek olmaması mümkün değil diyerek okudum.
Yazarın bir diğer büyük başarısı, karakterlerini asla tek boyuta sıkıştırmaması. Granny Webster’dan Aunt Lavinia’ya ve anlatıcının babası Ivor’a kadar herkes kendi bastırılmışlığının farklı bir biçimini taşıyor. Kırılganlıklarını kabullenmemek için kapananlar, kendini çöküşe bırakanlar, o kahverengi sandalyeye sopa yutmuş gibi oturanlar, konuşarak değil susarak hayatta kalmaya çalışanlar, perilerle konuşanlar, partileyenler... Hepsinin kusurları çok insani, bu da okura kaçınılmaz bir sempati hissettiriyor. Kimse tamamen iyi ya da kötü değil, herkes bir şekilde kendi acısının içinde sıkışmış. Bana The Haunting of Hill House, We Have Always Lived in the Castle kitaplarını da hatırlattı bu yönden.
Romanın kadınlara bakan yüzü özellikle güçlü. Blackwood bunu tematik bir “tez” olarak ortaya koymasa da, savaş sonrası dönemde kadınların sistematik olarak sessizleştirildiğini ve tüketildiğini romanın arka planında net bir şekilde hissediyorsunuz. Granny Webster’ın kendini neredeyse gönüllü bir hayaletliğe, kimseye dokunmayan ve kimsenin dokunamadığı bir yaşarken ölülüğe hapsetmesi, bu yapısal baskının en çarpıcı sembollerinden biri hâline geliyor.
Gotik atmosferin kurulma biçimi de romanın dokusunu belirleyen önemli unsurlardan. Çürümüş, soğuk, yaşanmaz kasvetli evler, özellikle Great Granny ve Grandma’nın yaşadığı mekânlar, karakterlerin iç dünyalarını birebir yansıtıyor. Yazarın mekânları bir duygu haritası gibi kullanışı, aile içi işlevsizliğin gözle görülen bir karşılığı sanki. İnsanların içi yaşadıkları yerlerden belli olur, ben buna inanıyorum.
Nesiller boyu aktarılan yabancılık hissi de çok iyi işlenmiş. Anlatıcının “gözlemci” duruşu aslında aile mirasının yeni kuşağa geçmiş bir versiyonu. Mesafeli, açıklanamayan bir acıyı aktarması boşuna değil. Babasının en yakın arkadaşı ile oturup ona ailesi hakkında sorular sorması boşuna değil.
Ve tabii ki en etkileyici hamlelerinden biri de trajediyle komediyi yan yana getirebilmesi. En acı sahnelerde bile absürd bir detay beliriyor ve insanın ister istemez gülümsemesine yol açıyor. Özellikle son sahne bana the big Lebowski filminden bir sahneyi hatırlattı. Kitabı okuyup filmi izleyenler çözdü bile hangi sahne olduğunu. O sahnede de çok gülmüştüm. Sizi çok iyi anlıyorum cenazede gülesi gelen insanlar.
Kitabı bitirdiğinde “Tam olarak ne anlattı? Neydi şimdi bu?” diye soranlar olacaktır. Bu kitabı okuyanların kendi ilişkilerini düşünmeden, kendilerinden bir şeyler bulmadan geçme şansları pek yok bana göre.