"Konuşma hürriyeti kaybolmakta. İnsanlar arasında eskiden konuşmada karşıdakinin üzerine eğilme gayet tabii bir şeyken, şimdi yerini ayakkabılarının veya şemsiyesinin fiyatını sormak alıyor. Her sohbetin içine önü alınmaz bir şekilde, hayat şartları konusu, para konusu giriyor. Bu arada söz konusu olan…devamı"Konuşma hürriyeti kaybolmakta. İnsanlar arasında eskiden konuşmada karşıdakinin üzerine eğilme gayet tabii bir şeyken, şimdi yerini ayakkabılarının veya şemsiyesinin fiyatını sormak alıyor. Her sohbetin içine önü alınmaz bir şekilde, hayat şartları konusu, para konusu giriyor. Bu arada söz konusu olan ne bireyin endişeleri ve çilesi -böyle olsa, belki konuşanlar birbirleriyle yardımlaşabilirdi-, ne de konunun bütün içinde gözden geçirilmesi. İnsan sanki bir tiyatroda tutsakmış da, sahnedeki oyunu ister istemez izlemek zorundaymış, bunu ister istemez, durup durup yeniden düşüncenin ve konuşmanın konusu etmek zorundaymış gibi."
(Sayfa 26)
Alman düşünür - eleştirmen Walter Benjamin'in 1928 yılında yayımlanmış deneme eseri..
Geleneksel felsefe ve inceleme kitaplarının o ağırbaşlı, sistematik yapısına meydan okuyan, son derece özgün bir çalışma.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'sının, yani Weimar Cumhuriyeti'nin içinde bulunduğu kaotik ruh halini yansıtmak adına doğrusal bir anlatı yerine, parça parça görüntülerden oluşan bir teknik kullanılmış. Kitabın akışı -saf gerçekliğe yakın olmak amacıyla- okurun, benzin istasyonlarından kahvaltı salonlarına, ilan panolarından bürokratik ofislere kadar modern hayatın sıradan duraklarında gezdiriyor.. Ancak bu gezi, turistik bir tur değil, modernizmin ve kapitalizmin yarattığı yıkımın en ince detaylarına kadar teşhir edildiği eleştirel bir yolculuk.
Walter Benjamin'in bu eserde en yoğunlaştığı ve en sert eleştirdiği konulardan biri, burjuva yaşam tarzının ve özel hayatın çöküşü. Yazara göre, orta sınıfın evinin içinde yarattığı o güvenli ve korunaklı "özel alan" artık bir yanılsamadan (bu noktada Richard sennett'inde benzer bir görüşü vardır) ibarettir. Dış dünyanın gürültüsü, siyasi çalkantılar ve ticari kaygılar öylesine güçlüdür ki, evin duvarlarını aşarak içeri sızmış ve mahremiyeti yok etmiştir. Burjuvanın konfor arayışı, yaklaşmakta olan felaketi görmezden gelmeye çalışan nafile bir çabaya dönüşmüştür. Yazar, nesnelerle ve mekanlarla kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiğini anlatırken, aslında toplumun ruhsal haritasını ortaya çıkarıyor..
Bu ruhsal haritanın en karanlık noktası ise ekonomik krizin insani ilişkilere yansımasıdır.
Kitapta hiperenflasyonun sadece parayı değil, ahlaki değerleri ve insanlar arasındaki güven duygusunu da nasıl erittiği çarpıcı bir dille anlatılır. Ona göre para, sadece bir değişim aracı olmaktan çıkıp insan ilişkilerinin merkezine yerleşmiştir. Yoksulluk o kadar yaygınlaşmıştır ki, insanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlamış, sıcaklık ve samimiyet yerini soğuk bir hesapçılığa bırakmıştır. Özellikle dilenciler ve yoksullarla ilgili gözlemlerinde yazar, toplumsal dayanışmanın nasıl çöktüğünü ve verme eyleminin bile nasıl bir iktidar gösterisine veya utanç verici bir duruma dönüştüğünü vurgu yapar..
Kitabın bir diğer önemli eleştiri odağı, kitap kültürünün otoritesini yitirmesi (Frankfurt okulundaki temel problemlerin başında geliyor) ve reklam dilinin yükselişidir. Benjamin, modern çağda hakikatin artık kalın kitaplarda veya akademik makalelerde değil, sokaktaki ilanlarda, neon ışıklarda ve gazete manşetlerinde arandığını savunur. Okuma eylemi, bir kitabı sayfaları arasında "yatay" bir şekilde takip etmekten çıkıp, sinema perdesi veya reklam panoları gibi "dikey" ve anlık şoklar yaratan bir sürece dönüşmüştür. Bu nedenle yazar, entelektüellerin fildişi kulelerinden inip, reklamcıların kullandığı bu vurucu ve görsel dili devrimci amaçlar için kullanmaları gerektiğini, aksi takdirde sözlerinin havada asılı kalacağını belirtirr.
Kurgu dışı bir şey arayanlara tavsiye ederim. Okumadan önce Frankfurt okuluna (genel hatlarıyla) bakarsanız ve Benjamin'in dostu Adorno'yu da biraz araştırırsanız çalışma daha verimli olacaktır.
Hoşuma giden diğer alıntılar:
"Hayatın yapısını kurma işi şu anda, kanılardan pek daha çok olguların gücü altına girmiş durumda."
(Sayfa 11)
"İkna etmek kısırdır."
+
+
"Deha çalışkanlıktır."
(Sayfa 14)
"Seven kişi sevilenin sadece kusurlarına, bir kadının sadece garipliklerine ve zayıflıklarına bağlılık duymaz, onu, kadının yüzündeki kırışıklarla benler; eprimiş elbiselerle çarpık bir yürüyüş bütün güzelliklerden daha sürekli ve daha acımasızca bağlar. Herkes çoktan geçirmiştir bu tecrübeyi. Peki niçin? Duyumun yerinin kafada olmadığını, bir pencereyi, bir bulutu, bir ağacı beynimizde değil, daha çok onları gördüğümüz yerde algıladığımızı ileri süren öğreti doğruysa, sevgiliye bakarken de öyle, kendi dışımızda oluruz. Ama bu sefer eziyet veren bir gerilim ve hayranlık içinde. Duyum gözleri kamaşmış biçimde, bir kuş sürüsü gibi, kadının yaydığı ışık içinde uçuşup durur. Nasıl kuşlar ağacın gizleyen yaprakları arasında korunak ararsa, duyumlar da gölgeli kırışıklara, hoş bir eda taşımayan el-kol hareketlerine ve sevilen gövdenin göze çarpmayan kusurlarına sığınır, sinip gizlendikleri o yerlerde güven bulurlar. Ve geçip gidenlerden hiçbiri hayrına aşk ateşinin tam da buralarda, kusurlu köşelerde, kınanacak yerlerde yuvalandığının farkına bile varmaz."
(Sayfa 20)
"Yakınlık duyduğumuz biri ölünce, bunu izleyen ayların gelişmeleri içinde öyle bir şey vardır ki, her ne kadar onunla paylaşmak istersek de- sanki ancak onun uzakta oluşu sayesinde meydana gelebildiğini fark eder gibi oluruz. Onu sonunda, artık anlamaz olduğu bir dille selamlamaktayızdır."
(Sayfa 21)
"Bütün yakın insan ilişkilerini neredeyse katlanılmaz bir çeliciliği olan bir açık-seçiklik yönetiyor ki, ilişkilerin bu gücün karşısında ayakta kalması pek mümkün değil. Çünkü para bir yandan korkunç bir biçimde bütün hayatî çıkarların merkezinde yer alırken, öte yandan, karşısında hemen her insanî ilişkinin başarısızlığa uğradığı engel de gene kendisi olmakla, gerek tabiî olanda, gerek ahlakî olanda bulunan o güven, sükûnet ve sağlık gittikçe kayboluyor."
(Sayfa 24)
"İradeyi canlı bir biçimde, ancak göz önünde tasarlanan görüntü besler. Salt söz buna karşılık iradeyi ateşe verir ancak, sonra içten içe yanıp tütmek üzere. Kesin bir görüntüsel tasarımı olmayan sağlıklı bir irade yoktur. Sinir donanımı olmayan tasarım yoktur. Soluk ise sinir donanımının en hassas ayarıdır. Rumuzların sesi bu solumanın kanunudur. Kutsal heceler üzerinde soluk alıp vererek zikrederek yapılan yoganın kaynağı budur. Sınırsız gücünün kaynağı budur."
(Sayfa 47)
"Saniyelerin koşarcasına geçtiği bir hayat saati gibidir roman kişilerin tepesindeki sayfa sayıları. Hangi okur vardır ki, onlara bir kere bile olsun kaçamak, ürküntüyle bakmamış olsun?"
(Sayfa 49)
"Sınıf mücadelesi tasavvuru insanı yanıltabilir. Söz konusu olan, 'Kim kazanacak, kim kaybedecek?' sorusunun cevabının verileceği bir kuvvet denemesi, bittikten sonra galibin iyi, mağlubunsa kötü yaşayacağı bir boğuşma değildir. Böyle düşünmek olguların üstünü romantizmle örtmek demektir. Çünkü burjuvazi, mücadelede kazanabilir ya da yenilebilir, gelişme sürecinde ölümcül yüzlerini gösterecek olan iç çelişkileri yüzünden yıkılmaya mahkûm kalacaktır. Soru sadece, kendi kendine mi, yoksa proletarya eliyle mi yıkılacağıdır. Üç bin yıllık bir kültür gelişmesinin devamı ya da bitişi bu sorunun cevabıyla belirlenecektir. Tarihin birbiriyle sürgit boğuşan iki savaşçı tablosunda bayağı bir sonsuzluk olduğundan haberi yoktur. Sadece zamanlamadır gerçek politikacının hesap ölçüsü. Ve burjuvazinin ortadan kalkışı ekonomik ve teknik gelişmenin neredeyse hesaplanabilecek bir noktasına kadar gerçekleşmemişse (enflasyon ve gaz savaşı bu noktanın işaretleridir), her şey bitmiş demektir. Kıvılcım dinamite gelmeden önce kesilmelidir yanan fitil. Politikacının işe karışması, atıldığı tehlike ve çalışma hızı teknik boyutta her şeydir - şövalyelik boyutunda değil."
(Sayfa 53-54)
"Mağrur birinin yaşayışına karşı en güçlü itiraz şudur: yemeğini yalnız başına yemesi. Yalnız yemek insanı kolayca katılaştırır, kabalaştırır. Buna alışık olan bozulup gitmemek için Spartalıcasına yaşamalıdır. Münzeviler, sırf bunun için, etsiz beslenmiştir. Çünkü yemek sadece topluluk içinde hakkettiğine ulaşır; yemek yerini bulacaksa paylaşılmak ve paylaştırılmak ister. Kiminle, o önemli değildir: eskiden bir dilenci zenginleştirirdi her sofrayı. Tek önemli olan paylaştırmak ve vermektir, sofradakilerin bir toplum ruhu içinde konuşması değil. Oysa öte yandan, dostça beraberliğin yemek olmadığında kritikleşmesi de şaşırtıcıdır. Saint-Germain Kontu, dolu sofralar karşısında aç kalır, sırf o yüzden de konuşmada egemenliğini korurdu. Ama her katılanın eli boş döndüğü yere rekabet kavgaları girer."
(Sayfa 67)
"Banknotlar üzerine tasvir edici bir çözümleme yapılsa iyi olurdu. Taşıyacağı sınırsız mizah gücünün bir eşini sadece nesnelliğinin gücünde bulurdu bu kitap. Çünkü bu belgeler üzerinde olduğu kadar başka hiçbir yerde kapitalizm kutsal bir ciddiyetin safdilliği içinde boy göstermez. Banknotların üzerindeki, rakamların etrafında oynaşan masum yavrular, tanrıça kılığında elinde kanun levhaları tutanlar ve kılıcını kınına sokan zırhlı kahramanlar - kendi başına bir dünyadır bu: cehennemin cephe mimarisi. Lichtenberg, zamanında kâğıt parayı yaygınlaşmış görseydi, böyle bir eser tasarlamayı ihmal etmezdi."
(Sayfa 73)