Spoiler içeriyor
Meet Joe Black, ölümü bir olay değil, bir misafir gibi ele alan bir film. Kapıyı çalmıyor, acele etmiyor. Geliyor, oturuyor ve bir süre kalıyor. Ve bu hâliyle bana ölümü değil, zamanı düşündürüyor. Daha doğrusu zamanın bizde nasıl aktığını sandığımızı… Ve…devamıMeet Joe Black, ölümü bir olay değil, bir misafir gibi ele alan bir film. Kapıyı çalmıyor, acele etmiyor. Geliyor, oturuyor ve bir süre kalıyor. Ve bu hâliyle bana ölümü değil, zamanı düşündürüyor. Daha doğrusu zamanın bizde nasıl aktığını sandığımızı… Ve aslında hiç kontrolümüzde olmadığını. Zamanın içindeyken neyi fark etmediğimizi, neyi “sonra”ya bıraktığımızı.
Film ilk bakışta romantik, hatta yer yer fazlasıyla uzun ve ağır ilerleyen bir anlatı gibi duruyor. Ama o yavaşlık bilinçli. Çünkü bu film acele etmiyor. Ölüm bile acele etmiyor burada. Bekliyor. Gözlemliyor. Dinliyor. Ve garip bir şekilde öğreniyor.
Joe Black bir karakter değil, bir boşluk gibi. İnsan olmayı bilmeyen bir varlığın, insan olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışması. Ama bunu büyük laflarla yapmıyor. Küçük anlarla yapıyor. Bir bakışla. Bir duraksamayla. Bir cümlenin yarım kalışıyla.
Susan’a bakışı bir aşktan çok, merak gibi. Anlama isteği gibi. İnsanların birbirine bakarken ne gördüğünü, neyi seçtiğini çözmeye çalışan bir bakış. Susan’ı sevdikçe değil, Susan’ı izledikçe insanlaşan bir varlık Joe. Ama bu bağ baştan eksik. Çünkü Joe’nun bildiği şeyler var, Susan’ın bilmediği. Ve bu eşitsizlik, ilişkinin üstünde hep görünmez bir ağırlık gibi duruyor.
Joe, Susan’ı bırakarak insanlaşıyor. Ama insan olmayı seçtiği anda, insan olarak kalamıyor. Çünkü kalırsa, ölüm olarak kendi varlığını inkâr etmiş olacak. Öğrendiği her şeyin bedeli tam da bu: Kalabilecek kadar hissetmek ama kalamayacak kadar “ölüm” olmak.
William Parrish’in hikâyesi ise beni başka bir yerden yakalıyor. Çünkü onun yolculuğu bir yüzleşmeden çok, bir bırakış. Ölümle pazarlık yapan bir adam değil; hayatının artık tamamlandığını kabul eden biri. Ne kadar sevildiğini, neyi ertelediğini, neyi fazla ciddiye aldığını fark ediyor. Ve belki de en zorunu yapıyor: Anladığı hâlde tutunmamayı seçiyor. Çünkü insan bazı şeyleri çok iyi anlayabilir ama yine de gitmesi gerekebilir.
Filmde en sevdiğim şey şu: Kimse ölümü alt etmeye çalışmıyor. Kimse ona meydan okumuyor. Sadece onunla konuşuyorlar.
Finale doğru gelen o sessiz kabulleniş beni asıl vuran yer. Büyük dramatik patlamalar yok. Sadece yürüyen insanlar var. Ve bırakılanlar. Ve o soru, film bittikten sonra bile insanın peşini bırakmıyor: Hayatı gerçekten yaşamak için ölümü tanımaya gerek var mıydı?
Joe Black bana şunu düşündürüyor: Belki de ürkütücü olan ölümün gelmesi değil; geldiğinde her şeyin hâlâ bu kadar güzel olabilmesidir.
Film bittiğinde içimde kalan his bir romantik tatmin değil. Daha çok yumuşak bir hüzün. Biraz geç kalmışlık. Biraz da “ben olsam neyi farklı yapardım?” sorusu.
Meet Joe Black kusursuz bir film değil. Hatta yer yer fazlalıkları var. Ama tam da bu yüzden insani. Çünkü hayat da öyle. Uzun, dağınık, bazen gereksiz gibi görünen anlarla dolu. Ama sonunda, geriye dönüp baktığında… Eksik olmasını istemediğin bir bütün.
Bazıları hayatımıza kalmak için girmez.
Bazıları sadece ne kadar canlı olduğumuzu hatırlatmak için gelir.
Ve belki de en sert cümle en sonda saklı:
Ölüm her şeyi alabilir.
Ama yaşanmamış bir hayat, zaten baştan kayıptır.