Bu ne bir komedi filmi. Ne de bir aşk filmi. Farrel ve Rachel Weisz görünce romantik film izleyeceklerini düşünenler direkt uzak durmalılar. En öncelikle izlediğimizin bir Yorgos Lanthimos filmi olduğunu bilmemiz gerek. Bununla birlikte önceden seyrettiğim iki filmini de hesaba…devamıBu ne bir komedi filmi. Ne de bir aşk filmi. Farrel ve Rachel Weisz görünce romantik film izleyeceklerini düşünenler direkt uzak durmalılar. En öncelikle izlediğimizin bir Yorgos Lanthimos filmi olduğunu bilmemiz gerek. Bununla birlikte önceden seyrettiğim iki filmini de hesaba katarsak kendisi normal sahneler, ilişkiler sunmuyor. Anlatmak istediğini aykırı bir şekilde ifade ermek istiyor. Toplumun dayatılarını, baskısını, hegemonyasını kendine has bir dille anlatıyor Yunanlı yönetmen.
Böyle cümleler kurdum diye kendisine hayran olduğum söylenemez elbette. Ama bu adam rahatsız ederek mesaj iletiyor, kabul etmek gerek. The Lobster, toplumun "Yalnızlık" ve "Evlilik, birliktelik" algısına karşın çekilmiş bir film. Nitekim otelde yalnızca bekârlar vardır ve insanlar yalnız yaşayamaz; 45 gün içinde bir eş bulamazlarsa otele alındıkları vakit söyledikleri hayvana dönüşürler.
Günümüze bakalım. Toplum tarafından her şey standartlaştırılmıyor mu? Oteldeki insanlar eşlerini resmen avlayarak elde ederler. Bugün de durum bundan farksız değil. Oteldeki bekârlar partnerleri ile uyumlu olmalıdırlar. Örneğin burnu kanayan, burnu kanayanla; topal olan topallayanla; duygusuz ve hissiz olan yine bu özelliklere sahip biriyle beraber olur. Bir çift olurlar... Burada Lanthimos, insanlar yalnız kalmamak adına kendini bozuyorlar, kendi olmaktan çıkıyorlar diye sesleniyor. Bugün evlilik için düşündüğümüzde sahiden uyumluluk arayışınj fazlasıyla görürüz... Yani uygun eş kavramının ne kadar yapaylaştığını görüyoruz burada...
Bekâr kalmak adeta bir suç ve evet otelde aşk yaşamak da yasak. Bunun dışında bu sisteme karşı olan "Yalnızlar" grubu ile karşılaşıyoruz filmde. Ormanda yaşıyorlar ve anarşist görünmelerine rağmen yine aşkın ve flörtün yasak olduğunu, yakınlık duygusuna karşı olunduğunu, duygular başlarsa bunun ceza ile sonuçlandığını öğreniyoruz. Filmin vardığı nokta itabariyle, yalnızlık ve birliktelik ikisinde de aşırılığın insanı insan olmaktan çıkardığını fark ediyoruz. Her şey bir toplum ve sistem dayatması...
The Lobster'de duygu aramak, çölde su aramaya benzer. Aslında Lanthimos'un her filmi için bunu söyleyebiliriz bence. Düz tonda diyaloglar, şiddette abartı, duygusuz ve soğuk oyunculuk... Bunlar bilinçli bir şekilde Lanthimos tarafından düşünülmüş olup insanların ilişkilerde ne kadar robotsu hâle geldiklerini gösteriyor. Bu yüzden sıcak tonlar aramamak gerekir bu yapımda.
Ve film büyük ihtimalle bizi şu soru ile baş başa bırakıyor: "İlişki uğruna kendin olmaktan vazgeçer misin?" ... Finalde dahi rahatsız edici olmaktan çekinmez.
Yalnız sinemaya gidilmez, yalnız spor yapılmaz, kafede yalnız kahve içilmez, yalnız tura gidilmez... Günümüzde bu aktiviteleri yalnız yapmaktan korkan öyle çok insan var ki... Hâlbuki özünde hepsi insanî şeyler. Evlenmek de bundan farksız. Yine yalnız olmaktan korku duyan insanlar kimi zaman belki zorunlu bir uyumluluğu kabul ediyorlar... Elbette buradan evlenmek kötü bir durum, sinemaya arkadaşla gidilmez gibi bir çıkarım da yapılamaz. Ama toplum baskısı yüzünden dengeler şaşmıştır. Bu film işte tam da bu dengesizliğin bir ürünüdür. Güzeldi.