Öncelikle sözlerime şu alıntıyla başlamak isterim: "Böylesi bir hızla aşık olunuyorsa, bunun nedeni belki aşık olma arzusunun, aşık olunan kişiden önce gelmesidir." (Sayfa 21) Ne kadar acımasız, değil mi? Ama bir o kadar da dürüst. Botton diyor ki; biz aslında…devamıÖncelikle sözlerime şu alıntıyla başlamak isterim:
"Böylesi bir hızla aşık olunuyorsa, bunun nedeni belki aşık olma arzusunun, aşık olunan kişiden önce gelmesidir." (Sayfa 21)
Ne kadar acımasız, değil mi? Ama bir o kadar da dürüst. Botton diyor ki; biz aslında karşımızdaki o kadına ya da adama aşık olmuyoruz. Biz, içimizdeki o korkunç yalnızlıktan kaçmaya aşığız. Haksız da değildir aslında. Ruhumuzda öyle derin bir boşluk vardır ki, yolda yürürken karşımıza çıkan ilk "uygun" adayı tutup o boşluğa tıkıştırıyoruz. Daha adını bile doğru dürüst bilmeden, sırf o boşluk dolsun diye, sırf o "senaryo" başlasın diye ona insanüstü anlamlar yüklüyoruz. Biz aslında kendi kurgumuza aşık oluyoruz, karşımızdakine değil. Kitabı okurken, o kişinin sadece bir askı olduğunu; bizim de ona hayallerimizi astığımızı anlıyoruz...
Sonra o can alıcı mesele geliyor: "Varoluşumuzu izleyen bir başkası olmadığı sürece gerçekte varolmadığımız doğrudur belki de, söylediklerimizi anlayacak biri olmadan doğru dürüst konuşamayız, yani meselenin özüne inecek olursak, sevilmiyorsak, tam anlamıyla yaşıyor olamayız."
(Sayfa 119)
İşte "hiçlik" duygusunun panzehiri sanılan şey bu. Neden birini hayatımızda bu kadar ısrarla istiyoruz? Beraber yemek yemek ya da uyumak için mi? Hayır. Biri bizi "gözlemlesin" diye. Çünkü yalnızken, yaptığımız espriler havada kayboluyor, hüznümüz duvara çarpıp geri dönüyor. Sanki bir hayalet gibiyiz. Ama bir "sevgili" çıkıp bize baktığında, "Görüyorum seni, buradasın, varsın ve önemlisin" dediğinde, birden etimiz kemiğimiz gerçeklik kazanıyor. Sevilmek, aslında "Ben varım!" diye haykırmanın en anlamlı yolu oluyor. O yüzden sevilmeyince ölmüş gibi hissediyoruz, o yüzden reddedilince varlığımız siliniyor...
"İnsan düşünerek sorunları yoktan var edebilir."
(Sayfa 155)
İnsanlar aşkı düz bir çizgi sanıyor. Başlar, yükselir ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar... Bence yalan... Sanırım Botton için de yalan zira "Duygular sarkaç gibidir" diyor. Sabah uyandığında yanındaki o insana tapabilirsin, ama akşam yemeğinde ağzını şapırdatması sana dünyanın en itici şeyi gibi gelebilir. Sevgi ve nefret, aynı kalbin içinde kiracı gibidir. İnsan, mermer bir heykel değil ki duyguları donsun kalsın. Bir an göklere çıkarırsın, bir an yerin dibine sokarsın. Bunu kabul etmeyip "Ya hep ya hiç" dediğimiz için kaybediyoruz zaten. Oysa insan olmak, o gri alanda, o karmaşada debelenmek demektir... Zira aşk, aşktır işte. Gridir, bilinmezdir. Botton 137. Sayfada şöyle söyler:
"Sevmek, zaman içinde iyiyle de kötüyle de karşılaştığın dairesel bir süreç değil miydi? Genelde hareketli varlıklar olmamıza karşın, duyguların hep sabit olması gerektiği gibi yanlış bir düşünceye kapılır insanlar, aşk ya vardır ya yoktur sanırlar, bu ayrımları da kalkıp ilişkinin başında ve sonunda yaparlar oysa her gün, hatta saat başı değişebilir insanın duyguları. Sevgi ve nefreti bir kişinin birçok yönünün meşru karşılıkları olarak görmek yerine bunları birbirinden ayırmaya çalışırız. Bütünüyle iyi olanı sevmek, bütünüyle kötü olandan nefret etmek gibi, insanın sevgi dolu ya da saldırgan içgüdülerine yanıt getirmek gibi çocuksu bir gereksinim duyarız.”
Bizler, aşkı mermere hapsedilmiş bir yemin, zamanın ve şartların ötesinde donup kalmış kusursuz bir fotoğraf karesi gibi tahayyül etmeye meyilliyiz. Zihnimizdeki bu idealize edilmiş aşk tablosunda, duyguya yer vardır ama değişime yer yoktur genelde. Aşk bir kez başladı mı, artık sonsuza dek aynı ısıda, aynı şiddette ve aynı yönde akmalıdır bize göre. Oysa Botton, bu inancın ne denli naif ve insan doğasına ne denli aykırı olduğunu yüzümüze çarpar. İnsan; biyolojisiyle, hormonlarıyla, anlık düşünceleriyle sürekli devinim halinde olan, "hareketli" bir varlıktır diye söylenir durur sürekli. Hal böyleyken, öznesi bu kadar değişken olan bir denklemin sonucunun (yani aşkın) sabit kalmasını beklemek, nehrin akmamasını istemek kadar beyhudedir diye de ekler.
Botton’un, "Bütünüyle iyi olanı sevmek, bütünüyle kötü olandan nefret etmek gibi çocuksu bir gereksinim duyarız" tespiti ise aşkın psikolojik sonucu gibidir bence. Bu, çocukluk masallarımızın bize miras bıraktığı o "siyah-beyaz" dünyadır. Masallarda kahramanlar kusursuz, cadılar ise mutlak kötüdür; gri alanlar yoktur. Yetişkinliğe adım attığımızda, bu masal mantığını ilişkilerimize de taşımak isteriz. Sevdiğimiz kişiyi "mutlak iyi" kategorisine sokup, zihnimizde onu bir azize veya kahramana dönüştürürüz. Ancak gerçek hayatın griliği, sevgilimizin bir hatası veya hoşa gitmeyen bir tavrıyla karşımıza dikildiğinde, o "çocuksu" yanımız paniğe kapılır. "Beni üzüyorsa kötüdür, o halde onu sevmemeliyim" gibi ilkel bir savunma mekanizması devreye girer.
Halbuki aşk, düz bir çizgide ilerleyen bir otoyol değil; mevsimleri, fırtınaları, kuraklıkları ve taşkınları olan dairesel bir süreçtir, öyle olmalıdır. Yazarın vurguladığı gibi, insanın duyguları sadece yıllar içinde değil, "saat başı" bile değişebilir. Sabah uyandığınızda göğsünüzü sıkıştıran o yoğun şefkat hissi, akşamüzeri yerini anlamsız bir tahammülsüzlüğe, hatta bir anlık nefrete bırakabilir. Ve işin en çarpıcı yanı da bu nefret, sevginin yokluğu değil; onun gölgesidir...
Bizler sevgi ve nefreti birbirinden o kadar keskin çizgilerle ayırmaya çalışırız ki, ikisinin aynı kalpte, aynı anda, aynı kişiye karşı var olabileceği gerçeğini bir türlü kabul edemeyiz. Oysa bir insanın "birçok yönünün meşru karşılıklarıdır" bu duygular.
Hayatımızdaki insanın zekasına hayranlık duyarken, dağınıklığından nefret edebiliriz. Şefkatine sığınırken, bencilliğinden tiksinebiliriz. Botton, görmek isteyene bu pasajda özgürlük alanı açar aslında. Zira der ki: "Korkma. Şu an hissettiğin o soğukluk, o öfke veya o yabancılaşma, aşkın bittiğinin kanıtı değil; senin ve karşındakinin yaşayan, nefes alan, kusurlu ve gerçek birer insan olduğunun kanıtıdır."
İlişkilerin başında ve sonunda yaptığımız o "Ya hep ya hiç" şeklindeki gaddar muhasebeyi bırakıp, sürecin kendisine odaklanmamız gerektiğini anlatır. Çünkü aşk; duyguların hiç değişmediği steril bir laboratuvar ortamı değil; iyiyle kötünün, hayranlıkla bıkkınlığın, kavuşmayla hasretin sürekli yer değiştirdiği, "zaman içinde dairesel" ve canlı bir yolculuktur. Ve belki de insan olmanın en büyük sınavı, o sarkacın iki ucu arasında gidip gelirken, ipi koparmadan dengede kalabilmektir.
Bazen düşünüyorum da, biz aşkı biraz fazla "temiz" bir şey sanıyoruz. Hani filmlerdeki gibi, başladı mı hep yükselen, hep parlayan, üstüne toz kondurmayan bir şey... Oysa hayatın kendisi bu kadar steril değilken, insan denen o karmaşık varlığın hissettiği şey nasıl bu kadar pürüzsüz olabilir ki? Olamaz. Bence aşkta ölmeyi göze alamayacak kadar anlamsız düşünen birisi, başka birisine bir şey dahi hissetmemeli.
Benim için sevmek; hatırlayamadığım ama aramaktan da vazgeçmediğim bir damla sudur. İçersem sarhoş, içmezsem mahrum olurum...
Yarasını sevenin merheme, derdini çekenin dermana; bekleyişin, bunca zaman beklemeye değecek bir 'hoş geldin' ile taçlanması ve sızının şifaya dönmesi dileğiyle. Zira insan aşık olmadan yaşayamaz. Hayırlı geceler.