Sırça: Camdan yapılmış olan. Fanus: Nesneleri tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap. Sırça bir fanusa hapsolmak demek hayatla aranda şeffaf bir tabaka olması, her şeye tanık olmak ama hiçbir şeye temas edememek demektir. Her şeyi algılayabilmek ama…devamıSırça: Camdan yapılmış olan.
Fanus: Nesneleri tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap.
Sırça bir fanusa hapsolmak demek hayatla aranda şeffaf bir tabaka olması, her şeye tanık olmak ama hiçbir şeye temas edememek demektir. Her şeyi algılayabilmek ama hiçbir şeyi doğru düzgün hissedememektir. Çevrenizdeki insanları gözlemlersiniz. Aşklarını, kavgalarını, dertlerini, sevinçlerini, mutluluklarını… Ama siz bunları kendi hayatınızda hissedemezsiniz. Hatta insanların neye neden değer verdiklerini, neyi neden hissettiklerini bile anlayabilirsiniz ama yine de onların hissettiklerini hissedemezsiniz işte.
Sylvia Plath; yazmayı intiharından kısa süre önce bitirdiği romanı Sırça Fanus’ta o fanusu resmen üstümüze kapatır. Esther Greenwood ile birlikte o fanusun içinde havasızlıkla, temassızlıkla ve yalnızlıkla mücadele ederiz.
Esther, aslında hepimizin tanıdığı o başarılı, burslu ve her işin altından kalkan üniversite öğrencisidir. New York’un ışıltılı dergi ofislerinde staj yapan, en yüksek notları alan, herkesin "geleceği ne kadar da parlak" dediği o genç kadındır. Fakat bu başarı tablosu, fanusun dışından bakıldığında görünen bir illüzyondur sadece. O, bir yandan derslerine yetişip bir yandan şık davetlerde boy gösterirken; iç dünyasında, sırtındaki bu "potansiyel" yükünün altında ezilmektedir. Okul, kariyer, evlilik ve toplumun ondan beklediği tüm o "ideal kadın" rolleri, onun için birer hedeftir ama aynı zamanda birer prangadır. Prangadır çünkü neden o ideallere sahip olduğunu bilmez lakin bunlar aynı zamanda hedefidir çünkü Esther bunları açlıktan ölmek üzere olan birinin olgunlaşmış bir inciri istediği gibi ister. Bu bağlamda esther aslında içinde bulunduğu durumu İncir Ağacı Analojisi olarak adlandırılan bir metaforla tasvir eder:
Esther, hayatını dalları meyve dolu devasa bir incir ağacı olarak hayal eder. Her bir incir, ona el sallayan parlak bir gelecektir: Bir incir mutlu bir yuva ve çocuklardır; bir diğeri ünlü bir şair, öteki başarılı bir profesör, bir başkası ise dünyayı gezen bir seyyah... Hatta dalların ucunda, henüz ne olduğu bile tam anlaşılamayan ama ışıl ışıl parlayan daha nice incirler vardır.
Esther bu ağacın dibinde oturmuş, açlıktan ölmek üzeredir. Hangi inciri koparacağına bir türlü karar veremez; çünkü birini seçmek, diğer tüm ihtimallerin parmaklarının arasından kayıp gitmesi, onları sonsuza dek reddetmek demektir. O, hepsini aynı anda istemenin iştahı ve hiçbirini feda edememenin korkusuyla donup kalmıştır.
Zaman acımasızca akar. O karar veremedikçe, o muazzam incirler birer birer kararır, büzüşür ve Esther’in ayaklarının dibine, kara toprağa çürüyerek düşer. Sonunda ağaç çıplak, Esther ise açlıktan ölmek üzeredir.
Bu açıkçası oldukça trajik bir tablodur. Birazcık psikoloji mürekkebi yalamış herkesin fark edebileceği gibi İncir Ağacı Analojisi aslında mükemmelliyetçiliğin şairane bir tasviridir çünkü mükemmeliyetçilik burada sadece 'en iyiyi yapma' arzusu değil, aynı zamanda 'yanlış olanı seçme' korkusunun eylemsizliğe dönüşmesidir. Esther için bir yaşamı seçmek, geri kalan yüzlerce yaşamın cenazesine katılmak gibidir. O, her şeyi aynı anda elde edemeyeceği gerçeğiyle barışıp elindeki en iyi inciri seçmektense, hiçbir şeye sahip olmamanın o steril ve güvenli kederine sığınır. İşte **Sırça Fanus**, bu mükemmeliyetçiliğin camdan inşa edilmiş hapishanesidir. Fanusun içindeki hava giderek azalırken, dışarıdaki incirler birer birer çürür ve kişi belki de ömrünü ziyan eder.
Not: Sırça fanusun bir kendi kültürümüzdeki karşılığını görmek için Oğuz Atay'ın, Yusuf Ayılgan'ın karakterlerini inceleyebiliriz. Bireyin yalnızlığı ve psikolojik bozuklukları romantize etmesi evrenseldir.