Spoiler içeriyor
13 Suikastçi (Jūsannin no Shikaku, 2010) Feodal Japonya’nın son dönemleri… Düzen var ama adalet yok. Kanun konuşuyor, vicdan susuyor. İnsan hayatının değeri, efendilerin keyfine göre ölçülüyor. 13 Suikastçi, tam da bu çürümüşlüğün ortasında, ahlak ile şiddetin, görev ile vicdanın, hayatta…devamı13 Suikastçi (Jūsannin no Shikaku, 2010)
Feodal Japonya’nın son dönemleri… Düzen var ama adalet yok. Kanun konuşuyor, vicdan susuyor. İnsan hayatının değeri, efendilerin keyfine göre ölçülüyor. 13 Suikastçi, tam da bu çürümüşlüğün ortasında, ahlak ile şiddetin, görev ile vicdanın, hayatta kalma içgüdüsü ile onurun çatıştığı karanlık bir dönemin hikâyesini anlatıyor. Film, yalnızca bir intikam anlatısı değil; aynı zamanda gücün denetimsiz kaldığında nasıl mutlak bir yozlaşmaya dönüştüğünün sert bir tasviri.
Yönetmen koltuğunda Takashi Miike’nin oturduğu 2010 yapımı 13 Suikastçi, 1963 tarihli aynı adlı filmin yeniden çevrimi olmasına rağmen, klasik bir samuray destanından çok daha karanlık, çok daha nihilist bir anlatı kuruyor. Başrolde Shinzaemon karakteriyle Kōji Yakusho yer alırken, film boyunca karşılaştığımız her karakter sanki zaten ölümü kabullenmiş gibidir. Çünkü bu hikâyede amaç hayatta kalmak değil, doğru olanı sonuna kadar yapabilmektir.
Hikâye, zalim ve sadist derebeyi Naritsugu’nun işlediği akıl almaz suçlarla başlar. Kadınlara, çocuklara ve köylülere uyguladığı sistematik şiddet artık saklanamaz hâle geldiğinde, saray içinden sessiz bir karar alınır: Naritsugu durdurulmalıdır. Ancak bu bir yargılama değil, bir infazdır. Devletin açıkça yapamadığını, gölgeler üstlenir. Shinzaemon’a verilen görev nettir: Naritsugu ölecek, bu yolda kim hayatta kalırsa kalsın.
Film ilerledikçe anlarız ki Shinzaemon’un etrafında toplanan 13 kişi bir “kahramanlar topluluğu” değildir. Onlar, farklı geçmişlerden gelen, farklı hatalar yapmış, çoğu zaten yaşama tutunacak bir nedeni kalmamış insanlardır. Bu, bir kurtarma operasyonu değil; bilinçli bir intihar görevidir. Geri dönüş planı yoktur, zafer ihtimali düşüktür. Ancak yine de herkes yerini alır. Çünkü bazı dönemlerde hayatta kalmak, yaşamaktan daha utanç verici hâle gelir.
Miike, filmin ilk yarısını neredeyse tamamen hazırlık sürecine ayırır. Bu bilinçli yavaşlık, yaklaşan şiddetin ağırlığını artırır. Karakterlerin iç dünyaları uzun monologlarla değil, sessizlikle, bakışlarla, kısa diyaloglarla verilir. Kimsenin geçmişi tam anlamıyla anlatılmaz; çünkü savaşın içinde geçmişin bir önemi yoktur. Herkes eşittir. Herkes ölüme aynı mesafededir.
Filmin son bölümünde ise yaklaşık kırk beş dakikalık kesintisiz bir çatışma başlar. Bu sahneler sinema tarihinin en yorucu, en kaotik ve en gerçekçi savaş sekanslarından biridir. Kamera kaçmaz, estetik kaygı azalır, müzik geri çekilir. Kılıç darbeleri romantik değildir; yavaştır, ağırdır, acı verir. Her ölüm hissedilir. Miike burada izleyiciye kahramanlık sunmaz; sadece bedel gösterir.
13 Suikastçi, iyi ile kötüyü basit bir çizgiyle ayırmaz. Ama şunu çok net söyler: Güç, denetlenmezse insanlıktan çıkarır. Filmde Naritsugu’nun kötülüğü bireysel değildir; onu mümkün kılan sistemdir asıl suçlu olan. Bu yüzden suikast, bir intikamdan çok bir zorunluluk hâline gelir. Şiddet meşru değildir, ama kaçınılmazdır.
Finale gelindiğinde geriye zafer hissi kalmaz. Sadece sessizlik vardır. Yapılması gereken yapılmıştır, ama dünya daha iyi bir yer olmamıştır. Çünkü film bize şunu hatırlatır: Bazen adalet kazanır, ama umut kazanmaz.
Takashi Miike’nin soğukkanlı anlatımı, oyunculukların ağırlığı ve filmin tavizsiz tonu sayesinde 13 Suikastçi, modern sinemanın en güçlü anti-kahraman anlatılarından biri hâline gelir. Bu film samurayları yüceltmez; insanı sorgular. Ve izleyiciye şu soruyu bırakır:
“Adaleti sağlamak için ne kadar ileri gidersin — ve geri dönebilecek misin?”