Spoiler içeriyor
Room in Rome (2010) Bazı filmler bir hikâye anlatmaktan çok, bir anı kayda alır. Room in Rome, tam olarak bunu yapar: Zamandan koparılmış tek bir gecenin içine, iki yabancının birbirine dokunan hayatlarını yerleştirir. Yönetmen Julio Medem, bu filmde erotizmi bir…devamıRoom in Rome (2010)
Bazı filmler bir hikâye anlatmaktan çok, bir anı kayda alır. Room in Rome, tam olarak bunu yapar: Zamandan koparılmış tek bir gecenin içine, iki yabancının birbirine dokunan hayatlarını yerleştirir. Yönetmen Julio Medem, bu filmde erotizmi bir amaç değil, bir ifade dili olarak kullanır; bedenler kadar hafıza, kimlik ve yalnızlık da soyunur.
2010 yapımı İspanya kökenli film, neredeyse tamamı Roma’daki bir otel odasında geçen kapalı bir anlatıya sahiptir. Mekânın darlığı filmin zayıflığı değil, tam tersine gücüdür. Çünkü bu oda, iki kadının yalnızca bedenlerini değil, geçmişlerini ve savunma mekanizmalarını da bıraktıkları bir ara bölgeye dönüşür. Natasha Yarovenko’nun canlandırdığı Natasha ve Elena Anaya’nın Alba karakterleri, isimlerini bile gerçek mi değil mi bilinmeyen iki kadındır; film boyunca kim olduklarından çok neden bu kadar yalnız olduklarıyla ilgileniriz.
Hikâye son derece basittir: Roma’da bir gece, bir tesadüf, bir otel odası. Ama Medem için basitlik bir tuzak gibidir. Çünkü her temas, bir itiraftır; her bakış, bastırılmış bir duygunun sızıntısıdır. İki kadın arasında kurulan ilişki, klasik anlamda bir aşk hikâyesi olmaktan çok, birbirine ayna tutan iki ruhun karşılaşmasıdır. Gecenin ilerleyen saatlerinde ortaya çıkan her yeni detay, karakterlerin kurduğu kimliklerin yavaş yavaş çözülmesine neden olur.
Filmin erotik sahneleri, yüzeyden bakıldığında kışkırtıcı ve provokatif görünebilir. Ancak dikkatle bakıldığında, bu sahnelerin esas işlevinin yakınlık arayışı olduğunu fark ederiz. Burada seks, hazdan çok temas içindir; yalnızlığın ve yabancılığın kısa süreliğine askıya alınmasıdır. Medem, izleyiciyi bu noktada rahatsız etmeyi göze alır, çünkü samimiyet çoğu zaman rahatsız edicidir.
Otel odasının içindeki klasik sanat eserleri, özellikle Michelangelo’nun Davud heykelinin kopyası, filmin alt metnini güçlendirir. Çıplaklık burada pornografik değil, estetik ve simgeseldir. Tıpkı Rönesans sanatında olduğu gibi beden, insan olmanın ve kırılganlığın en saf hâlidir. Alba ve Natasha da gecenin sonunda bedenlerinden çok, korkularını çıplak bırakırlar.
Filmin en güçlü yönü diyaloglarıdır. Maskeler konuşmalarla düşer. Anlatılan her hikâye, doğru olsun ya da olmasın, bir savunma mekanizmasıdır. Alba’nın entelektüel ve kontrollü hâliyle Natasha’nın daha duygusal ve dağınık yapısı, zamanla birbirine karışır. Gecenin sonunda roller yer değiştirir; güçlü görünen kırılır, kırılgan görünen ayakta kalır.
Finale geldiğimizde Room in Rome, büyük bir dramatik patlama sunmaz. Sabah olur, kapılar açılır ve gerçek hayat geri çağırır. Ama izleyici şunu bilir: Bu oda, bu iki kadın için artık geride kalmış olsa da, bıraktığı iz silinmez. Çünkü bazı karşılaşmalar kısa sürer ama insanı ömür boyu rahatsız eder.
Room in Rome, erotik sinemanın sınırlarında dolaşırken aslında yalnızlık, samimiyet ve geçicilik üzerine şiirsel bir film sunar. Herkese hitap etmeyebilir; hatta rahatsız edici de bulunabilir. Ama doğru yerden bakıldığında, bu film iki bedenin değil, iki insanın birbirine temas etme cesaretinin hikâyesidir.