Birkaç hafta önce küçük araştırmalar yaptığımı belirtmiştim ve biri araştırmalarımı paylaşmamı istemişti bu da araştırdığım şeylerden birisi eğer Türk mitolojisi ve kültürüne merakınız varsa okumaya devam edebilirsiniz:) (Bizzat kendi tuttuğum defterdeki notlarımı yapay zekaya düzenleterek attım) Eski Türk mitolojisini ve…devamıBirkaç hafta önce küçük araştırmalar yaptığımı belirtmiştim ve biri araştırmalarımı paylaşmamı istemişti bu da araştırdığım şeylerden birisi eğer Türk mitolojisi ve kültürüne merakınız varsa okumaya devam edebilirsiniz:) (Bizzat kendi tuttuğum defterdeki notlarımı yapay zekaya düzenleterek attım)
Eski Türk mitolojisini ve tarihini düşündüğümde gözümün önüne hep uçsuz bucaksız bir bozkır geliyor. Atların koşturduğu, gökyüzünün neredeyse yere değdiği bir dünya. Çünkü eski Türklerin inancı ve tarihi tam olarak bu iki şeyin arasında şekillenmiş: gök ve yer.
Eski Türklerin temel inancı Tengricilik idi. En yüce varlık Kök Tengri yani Gök Tanrı’ydı. Ona göre kağan, yani hükümdar, gücünü gökten alırdı. Devlet yönetmek sadece siyasi bir iş değildi; gökle bağlantılı kutsal bir görevdi. Bu yüzden eski Türklerde devlet yıkıldığında bu sadece siyasi bir çöküş değil, kozmik düzenin bozulması gibi görülürdü.
Evren anlayışları da çok netti: gök, yer ve yeraltı. Bu üç katmanlı düzeni birbirine bağlayan kutsal bir hayat ağacı vardı. Doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanılırdı. Nehirlerin, dağların, rüzgarın… Bu yüzden doğaya zarar vermek sadece fiziksel bir zarar değil, ruhani bir dengesizlikti.
Mitolojik köken anlatılarında en dikkat çekici sembol ise kurttur. Bozkurt, Türklerin türeyiş destanlarında yol gösterici ve kurtarıcıdır. Bu, bir hayvana tapınma değil; güç, dayanıklılık ve yeniden doğuş sembolüdür. Bir milletin kendini bir kurtla anlatması bile karakteri hakkında çok şey söyler.
Tarih kısmına geçtiğimde ise elimizde somut bir kanıt var: Orhun Yazıtları. 8. yüzyılda dikilmiş bu yazıtlar, Türk adının geçtiği ilk yazılı belgelerden. İçlerinde hem devlet yönetimi hem de halka öğütler var. En çok hoşuma giden tarafı şu: Kağanlar halkına hesap verir gibi konuşuyor. “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe…” diye başlayan o meşhur ifade, aslında devlet ile gök arasındaki bağı açıkça gösteriyor.
Zamanla Türkler farklı inançlarla tanıştı. Özellikle Uygurlar döneminde Budizm etkili oldu. Ama gök, doğa ve ruh anlayışı tamamen kaybolmadı; kültürün içine karışarak yaşamaya devam etti.
Ben eski Türk mitolojisine baktığımda sadece efsane görmüyorum. Bir dünya görüşü görüyorum. Doğayla kavga etmeyen, göğe saygı duyan, devleti kutsal ama halkı da merkezde tutan bir anlayış.
Ve garip bir şekilde, binlerce yıl önce yazılmış taş yazıtları okurken bile insan kendini o hikâyenin bir parçası gibi hissediyor.