Gün Olur Asra Bedel adlı kitabın konusunu araştırırken çok garip ama bir o kadar da tanıdık gelen bir hikâyeyle karşılaştım. Kitapta anlatılan olaylar arasında özellikle dikkatimi çeken şey mankurt efsanesi oldu. Mankurt efsanesine göre esir alınan gençlerin başı kazınır, kafalarına…devamıGün Olur Asra Bedel adlı kitabın konusunu araştırırken çok garip ama bir o kadar da tanıdık gelen bir hikâyeyle karşılaştım. Kitapta anlatılan olaylar arasında özellikle dikkatimi çeken şey mankurt efsanesi oldu.
Mankurt efsanesine göre esir alınan gençlerin başı kazınır, kafalarına taze deve derisi sıkıca sarılır ve güneş altında bırakılırdı. Deve derisi kurudukça daralır ve dayanılmaz acılar yaratırdı. Bu süreçten sağ çıkan kişilerin hafızasını kaybettiğine inanılırdı. Artık kim olduklarını, nereden geldiklerini ve geçmişlerini hatırlamazlardı. Geçmişini bilmeyen bu insanlar efendilerine körü körüne bağlı hale gelirdi. Onlara ne söylenirse yaparlardı çünkü kendi kimlikleri tamamen yok olmuş olurdu.
Bu efsane ilk bakışta eski bozkır hikâyelerinden biri gibi görünse de biraz düşününce oldukça tanıdık geliyor. Günümüzde insanlar fiziksel olarak böyle bir işkence görmeden de geçmişlerinden kopabiliyor. Kendi tarihini ve kimliğini bilmeyen insanlar başkalarının düşüncelerini sorgulamadan kabul edebiliyor. Bu yüzden mankurt hikâyesi sadece geçmişe ait bir anlatı gibi değil, daha çok bir uyarı gibi duruyor.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer konu ise uzayla ilgili olan bölümlerdi. Hikâyenin bir kısmında bir uzay üssünde çalışan insanlar anlatılır ve uzaya gönderilen kozmonotların başka bir uygarlıkla temas kurma ihtimali ortaya çıkar. Bu uygarlık, insanlıktan daha gelişmiş ve daha barışçıl bir toplum olarak anlatılır. Buna rağmen dünyadaki yöneticiler bu gelişmeyle ilgilenmek yerine bundan korkar ve bu bağlantının kurulmasını istemezler. İnsanların daha büyük bir geleceğe yönelmesi yerine mevcut düzenin korunması tercih edilir.
Bu kısım da bana oldukça tanıdık geldi. İnsanlık bir yandan ilerlediğini söylerken diğer yandan bilinmeyene karşı büyük bir mesafe koyuyor. Yeni olan şeyler çoğu zaman bir fırsat olarak değil, tehdit olarak görülüyor. Kitapta geleceğe açılabilecek bir kapının kapatılması, insanların bilinçli olarak sınırlı tutulduğu fikrini düşündürüyor.
Kitaptaki bu iki anlatım sanki birbirine paralel ilerliyor gibi duruyor. Bir yanda geçmişini unutturulan insanlar var, diğer yanda ise geleceğe yaklaşması engellenen bir toplum. Biri geçmişten koparılmış, diğeri geleceğe yaklaştırılmıyor. Ortada kalan şey ise yönünü kaybetmiş bir insanlık oluyor.
Bu yüzden bu kitabı araştırırken karşıma çıkan mankurt hikâyesi ve uzayla ilgili bölümler bana sadece bir romanın parçaları gibi gelmedi. Daha çok günümüz dünyasıyla benzerlik taşıyan bir anlatım gibi göründü. İnsanların geçmişten kopması ve aynı zamanda daha büyük bir geleceğe adım atmaktan çekinmesi bugün de farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Bu yüzden bu eser sadece bir bozkır hikâyesi değil, insanın geçmişle gelecek arasında sıkışmasını anlatan oldukça düşündürücü bir anlatı gibi duruyor.