Spoiler içeriyor
“Der Student von Prag” Danimarka doğumlu Alman yönetmen Stellan Rye tarafından çekilmiş 1913 yapımı fantezi korku drama filmi. Sinema tarihi için çok önemli bir film ama maalesef değeri bilinmemiş. Prag'ın gotik sokaklarında başlayan bu hikâye, genç ve yetenekli bir öğrenci…devamı“Der Student von Prag”
Danimarka doğumlu Alman yönetmen Stellan Rye tarafından çekilmiş 1913 yapımı fantezi korku drama filmi. Sinema tarihi için çok önemli bir film ama maalesef değeri bilinmemiş.
Prag'ın gotik sokaklarında başlayan bu hikâye, genç ve yetenekli bir öğrenci olan Balduin'in etrafında örülür. Balduin, eskrim yeteneğiyle sivrilmiş ancak maddi imkansızlıklar içinde yaşayan biridir. Bir gün, şeytani bir figür olan Scapinelli ile karşılaşır. Scapinelli, Balduin'e büyük bir servet teklif eder; karşılığında ise ondan yalnızca odasında bulunan herhangi bir şeyi ister. Gençlik hevesi ve sınıf atlama arzusuyla bu teklifi kabul eden Balduin, aslında neyi kaybettiğini henüz fark etmez. Zira Scapinelli, Balduin’in aynadaki görüntüsünü alır, bu yansıma ondan ayrılıp bağımsız bir varlık haline gelir ve onun gölgesi gibi dolaşmaya başlar. Balduin, zenginlik ve aristokrat bir kadının aşkına kavuşurken, ikizi de ona musallat olur; en mutlu anlarında bile karşısına dikilir, onun işlediği günahları ve yaptığı seçimleri yüzüne vururcasına varlığını hissettirir. Bu ikiz, Balduin'in bir parçası ama aynı zamanda ondan bağımsız bir varlık olarak, onun peşini bırakmayan bir vicdan azabına dönüşür. Film, bu satışın bedelini ödeyen Baldwin'in içsel yolculuğunu, kimliğini ve benliğini sorgulayışını anlatırken, aslında hepimizin içinde taşıdığımız ikinci benlikle yüzleşmenin ürkütücü hikayesini de anlatır.
“Ben tanrı veya şeytan değilim
ve bana kardeşim dediğinde
bana adımla seslendin.
Sen nereye gidersen
ben hep orada olacağım.
Son günlerine kadar
taşına oturacağım.”
- Alfred de Musset
Musset'nin bu dizelerinden ilham alınan film, tüm hikayenin ruhunu fısıldar izleyiciye.. zira Bir uyarıdır bu: Karşınızdaki ne kutsal ne de lanetlidir; o sadece sizsinizdir. İşte film bu fısıltıyla başlayıp, akabinde bir çığlığa dönüşür.
Film, dışavurumcu akımın olgunluk dönemi eserlerindeki çarpık setlerden henüz yoksundur (zira bu akım birinci dünya savaşı sonrasında -özellikle 1919-1922 arası- bir akım haline geliyor) bunun yerine Prag'ın gotik sokaklarını ve gerçek mekanlarını kullanır. Ancak ruhu, dışavurumculuğun ta kendisidir -bir noktada öncüsüdür aslında-. Fırtınada savrulan ağaçlar, rüzgar eşliğinde mezar taşları ve loş odalar, karakterin içsel çalkantısının birer yansımasıdır. Dış dünya, Balduin'in giderek daha fazla parçalanan benliğinin metaforik bir sahnesine dönüşür. Filmin en büyük başarısı, görüntü yönetmeni Guido Seeber'in dahiyane teknik buluşlarıyla Balduin'i kendi aynadaki yansımasıyla yan yana getirmesidir. Bu teknik, sadece bir özel efekt değil, dışavurumculuğun temel kaygısı olan "bölünmüş benlik" kavramının görkemli bir görsel ifadesi olarak görülür.
Seeber'in 1913'te gerçekleştirdiği bu başarı, sinema tarihinin en etkileyici görsel efekt mucizelerinden biridir. Aynı oyuncuyu (Paul Wegener) aynı kare içinde iki kez gösterebilmek için Seeber, çift pozlama (double exposure) ve bölünmüş ekran kompozitleri (split-screen composites) tekniklerini ustalıkla kullanmıştır. Bu yöntem, kameranın filmin bir kısmını pozlarken diğer kısmını siyah bir maske ile kapatmayı, ardından filmi geri sarıp bu kez daha önce kapatılan kısmı pozlayarak ikinci görüntüyü kaydetmeyi gerektirir. Özellikle Balduin'in ikiziyle aynı mekanda yan yana durduğu, hatta birbirleriyle etkileşime girdiği sahneler, hem oyuncunun performansını iki ayrı karakter için ayrı ayrı, kusursuz bir zamanlama ve mekan koordinasyonuyla sergilemesini hem de kamera tekniğinin hatasız işlemesini zorunlu kılmıştır. Bu efekt, filmin yalnızca bir "otorenfilm" (yazar filmi) olarak sanat statüsü kazanmasında değil, aynı zamanda sinema tarihinde bir dönüm noktası olarak anılmasında başrolü oynamıştır. Nitekim bu başarı, dönemin eleştirmenlerini ve entelektüel çevrelerini sinemanın sadece bir eğlence değil, aynı zamanda ciddi bir sanat dalı olabileceğine ikna etmiştir.
Filmdeki önemli noktalardan biri de “Doppelgänger etkisi”.
Doppelgänger, almanca "çift-gezer" anlamına gelmekte ve bir kişinin tıpatıp aynısı olan, ondan bağımsız var olan ikizini ifade eder. Bu kavram, mitolojiden edebiyata, psikanalizden sinemaya kadar pek çok alanda yer alır. Örneğin Oscar wilde’ın Dorian Gray'in Portresi veyahut dostoyevski’nin Öteki’si; sinemada ise metrolopolis, persona veyahut fight club gibi. Bunun dışında romantik ve gotik edebiyatında sıklıkla kullanılan motiflerinden biridir. doppelgänger, insanın kendine yabancılaşmasının, içindeki karanlıkla yüzleşmesinin en güçlü metaforlarından biridir.
Yaşana bu trajedinin bedeli ağırdır: Benliğinin bir parçası, ondan bağımsız, dolaşan bir varlık haline gelmiştir. Bu noktada film, Hristiyan teolojisindeki (ve tabi diğer dinlerde yer alan) "nefis" kavramını, kişinin kendi kötücül eğilimlerini, görsel ve somut bir biçime büründürür. Balduin'in ikizi, onun işlediği günahların (kibir, hırs, sevgilisini terk etme) fiziksel tecessümü, peşini bırakmayan bir vicdan azabıdır. Felsefi olarak ise film, Alman İdealizmi'nin ve Romantizmin derinliklerine uzanır. Hegelci bir perspektiften bakıldığında, filmin melankolik ruhu ve öznenin kendine yabancılaşması, modern sanatın özünü oluşturan "içselliğin" bir ifadesidir. Baldwin, kendi öznelliğinin nesnesi haline gelmiş, kendine yabancılaşmış modern bireyin trajedisini yaşar. Nitekim filmin sonunda kendi ikizini vurarak aslında kendini öldürmesi, bu yabancılaşmanın ancak ölümle sona erebilecek kadar derin olduğunu gösterir.
Musset'nin dizeleri tam da bu noktada anlam kazanır. Şiir, Balduin'in trajedisinin özeti gibidir. O, ne bir tanrı ne de bir şeytandır; sadece bir insandır. Ancak "kardeşim" dediği, yani kendinden bir parça olarak gördüğü şey (ikizi), ona kendi adıyla seslenir. Bu, kişinin kendi benliğiyle yüzleşmesinin, kendi kusurları ve günahları tarafından çağrılmasının şiirsel bir ifadesidir. Filmin son sahnesinde, ölü Balduin'in mezarının başına oturan ikizi, Musset'nin "mezar taşının önünde / mezarının üstünde oturacağım" dizesini görselleştirerek, benlikten kaçışın imkansızlığını ilan eder.
Sosyolojik ve politik açıdan bakıldığında ise "Der Student von Prag", bir dönemin toplumsal ruh halinin çarpıcı bir yansımasıdır. Balduin, küçük burjuvazinin sınıf atlama arzusunu temsil eder. Zenginlik ve soyluluk hayali kurar, ancak bu hayale ulaşmak için başvurduğu yol (imgesini satmak), onu kendine yabancılaştırır. Bir yandan özlemini çektiği aristokratik dünyaya girmeye çalışırken, diğer yandan kendi kökenlerinden ve özünden kopar. Kracauer, bu durumu, Alman orta sınıfının ülkeyi yöneten feodal kastla olan sorunlu ilişkisine benzetir. Orta sınıf, bu güce hem hayranlık duyar hem de onun tarafından ezilir; bu ikircikli duygu, Balduin'in ikizine karşı hem korku hem de öfke beslemesiyle paralellik gösterir. Okuduğum kadarıyla Jean Baudrillard ise filme daha modern bir perspektiften bakmış: Balduin'in sattığı şey, onun "imgesi", yani metalaşmış bir simgedir. Baudrillard bunu, tüketim toplumunda bireyin arzuladığı imgelerin peşinden koşarken kendi benliğini kaybetmesinin bir alegorisi olarak görmekte. Balduin, sahip olmak istediği zenginlik ve güzellik imgesi tarafından esir alınır ve nihayetinde o imgeden kaçmaya çalışırken yok olur.
Her ne kadar freudun “tekinsiz” kavramı bu filmden sonra ortaya çıkmış olsa da, psikanalitik açıdan bakıldığında güçlü bir alt metin oluşmakta.
En tekinsiz şey, en tanıdık olanın, yani kişinin kendi yansımasının, birdenbire yabancı ve tehditkar bir hal almasıdır. Ayna metaforu, narsisizmden kişilik bölünmesine uzanan geniş bir yelpazede, Balduin'in ruhsal çöküşünün anahtarıdır. Aynadaki görüntünün bağımsızlaşması, aynı zamanda yeni bir medyum olarak sinemanın kendisine duyulan ilkel bir korkuyu da yansıtır; tıpkı kameranın bir kişinin görüntüsünü çalıp onu bağımsız bir varlık gibi her yerde gösterebilmesi gibi. Hatta bu durum, o dönemin hukukunda "kişinin kendi imgesi üzerindeki hakkı" tartışmalarıyla paralellik gösterir.