●Bu kitaptan ne kadar alıntı bıraksam azdır. Öyle dolu dolu, öyle güzel ve gerçek bir kitap ki. Benim için bir defa okumakla yetinemeyeceğim bir eser♡ "Her gün et alabilecek maddi olanaklara sahipken evin günlük etini kurbanlardan çıkarmak, sanırım "kurban kesmek"…devamı●Bu kitaptan ne kadar alıntı bıraksam azdır. Öyle dolu dolu, öyle güzel ve gerçek bir kitap ki. Benim için bir defa okumakla yetinemeyeceğim bir eser♡
"Her gün et alabilecek maddi olanaklara sahipken evin günlük etini kurbanlardan çıkarmak, sanırım "kurban kesmek" değil, ufak bir bedel karşılığında göstermelik vicdan satın almaktır."
Sevmeyi bilmek, sevmekten çok daha önemli. Geçmişin bitirdiklerinden, geleceğin avutularından kurtulup düpedüz sevmeyi öğrenmek. Sevilenin kişiliğini, özelliklerini kavramak ve bu özelliklerin ona yararlı biçimde gelişmesini sağlamak. Gözlemlemekten, vermekten kaçınmamak. Paylaşmayı öğretmek. Sevme duygusunun özünden alınan tatla yetinmek, başka bir ödül beklememek. Yani paylaşmayı öğrenmek.
"Sıkça duyduğumuz deyimleri analım: “Saçımı süpürge ettim,” “Kan kustum, kızılcık şerbeti içtim,” “Yemedim, yedirdim,” “Ana gibi yar olmaz,” vb. Çünkü anne, çocuğunu severken yalnız geçmişini bütünlemek değil, bir de geleceğini güvence altına almak kaygısını güdebilir. Hak ettiğini sandığı büyük bir ödülün peşindedir. Ödülü alamazsa hırçınlaşır, hakkının yendiğine inanır. Kimi zaman da ödülünü paylaşmaya kalkışacak herhangi birine – çocuğunun sevgilisine, eşine – düşman kesilir. Demek, sevmeyi bilmek için içgüdüsel kan bağı yetmiyor. Uzun süreli, yürek isteyen, yaman bir çaba “sevmek”, ama büyük ödül, zaten bu öğrenme sürecinin içindedir; uzakta değil.
İçgüdüsel sevgiden bir yaşam boyu sürebilecek sağlıklı bir dostluğa geçebilmek, annenin çocuğuyla tattığı o ilk sıcak ilişkiyi durmadan zenginleştirebilmek, ödüllerin en büyüğü değil midir?"
"Uzmanların dediklerine göre, on sekiz ayı doldurmuş, sağlıklı her bebek, “baba”, “anne” sözcüklerinin hemen ardından “ı-ıh” sözcüğünü söylüyormuş. Nedeni de, çevresindekilerden en çok bu sözü duyması, onların koyduğu sonsuz engellere karşı küçücük kişiliğini ancak benzeri engeller koyarak savunabileceğini sanmasıymış.
Gerçekten de çocuğa önceleri, “Cızz!”larla, “Tu kaka!”larla, “Yapma!”larla, “Sakın!”larla koyduğumuz sınırlamaları, sonraları
dilimizden düşürmediğimiz, “Geç kalma,” “O kitabı okuma,” “O filme gitme” gibi yasaklamaları düşünürsek, onun neden “ı-ıh” sözcüğünü daha baştan kavradığına şaşmamamız gerekir"
"23 Nisan günü kutladığımız Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, ne yazık ki çocuklarımızın tümü açısından tam anlamıyla yaşanılan ve kutlanılan bir bayram değil. Çoğunluk okuma yazma bilmiyor, okula gidemiyor ya da gönderilmiyor, bir bölümü de okulsuz ve öğretmensiz."
"Suça itilenleri ve asıl, çocuklarını iyi yetiştirmek bir yana, sağ tutma olanaklarından bile yoksun ana babaları unuttuk mu, çocuğumuzu sevmiyoruz demektir. Çocuğunu sevme içgüdüsü herhangi bir çocuğu sevebilme duygusuyla zenginleşebilir ancak, sonra da çocuklarımıza, bütün çocuklara yönelir."
"Amerika Birleşik Devletleri’nde, kimseciklerin kimin nesi olduğunu bilmediği Anna Jarvis adındaki Philedelphialı bir kızcağız, günün birinde, annesine duyduğu sevgiyi, her nedense 1908 yılının mayıs ayının ikinci pazar günü belirtmeye karar vermiş. 1914 yılında da, Kongre bu davranışı çok sevimli ve çok yerinde bularak, mayısın ikinci pazarını “Anneler Günü” ilan etmiş. Günün simgesi, beyaz bir karanfilmiş.
Sanırım annelere ufak armağanlar alınmasına, sevgi gösterilmesine kimse karşı değildir. Gelgelelim annemize hangi gün sevgi göstereceğimizi başkalarından, üstelik gelenek ve görenek açısından bize aykırı düşen bir ülkeden hemen kapma özentimizin övünülecek bir yanı yok. Yalnız unutmayalım, konumuz sevgi değil, tüketim..."
"Ramazanı çok sevdiklerini söyleyen dindarlara, Bektaşi’nin yönelttiği soru ne kadar ilginçtir:
— Peki, bu kadar seviyorsunuz da, bitince neden bayram ediyorsunuz?"
“ 'Kendi çocuğum kadar severim onu...' sözünü sık sık duyarız üvey annelerin ağzından. Bu söz bile dengedeki çarpıklığı göstermeye yeter. Yani “asıl sevmem gereken” çocuğu sevdiğim ölçüde denilmek istenmektedir"
"İki ayrı insanı bir arada yaşamaya çağıran, bir yaşamı paylaşmaya koşullayan evlilikte pek üstünde durulmadan, ince eleyip sık dokunulmadan edilmiş bir söz bile, ufak bir çatlağın büyümesine, zamanla iki kişi arasında bir uçurum oluşturmasına yol açabiliyor.
Dışarıdan mutlu görünen çiftler arasındaki anlamsız tartışmalara tanık olmuşuzdur. İlk bakışta, sudan nedenlere dayalı gibi görünen bu tartışmaların dibinde çoğu kez, yılların tortuları, kaçınılmaz kişilik sürtüşmeleri yatmaktadır aslında.
— Şu tuzluğu uzatır mıydın?
— Canım görmüyor musun? Ellerim ıslak, kalk kendin al! sözleriyle başlayan bir atışma, kısa sürede kıran kırana bir kavgaya dönüşebilir.
— Her iş benden bekleniyor zaten, bıktım artık!
— Sen beni zaten hiç anlamadın, ta baştan beri...
— Doğum günümü bile aklında tutmuyorsun artık, yalan mı?
— Çocuklar olmasa, bu evde bir dakika daha durmazdım
ya...
Toplumumuzda cinselliğin aşktan ayrı tutulmasının, bu tartışmalara ortam hazırlamada büyük payı var sanırım. Yazılan, çizilen, bestelenen bütün sanat ürünlerinde “aşk”, yüzyıllardır ulaşılmaz,
elde edilmez bir Tanrıça biçiminde sunulmuş. Tasavvuf felsefesi, insan aşkıyla Tanrı aşkını kaynaştırma yoluyla büsbütün karmaşık hale sokmuş durumu. Kanlı canlı olmayan, el değdirilmeyen, hatta kavuşulduğunda yadsınan bir sevgili yaratılmış. Cinsellik aşk’ın karşısına bir ayıp olarak dikilmiş. Kişinin yaşamı boyunca ancak bir kere sevebileceği, o sevgiliye
sonuna kadar tutsak kalacağı görüşü de oldukça yaygın. Halk türkülerimizde, “Yar üstüne yar seveni kurşunlamalı,” gibi ilginç (!) önerilere rastlıyoruz.
Kısaca toplumumuz aşka “peki” derken, cinselliğe “hayır” demekte. Erkeklerimize, küçük yaştan, bütün kadınlara “ana” ya da
“bacı” gözüyle bakmaları aşılanıyor, kadınlarımıza da erkeğe güvenmemeleri, erkekten korkmaları. İlk gençlikte kaçamak sevişmelerle geçiştirilen cinsel yaratıcılık, evliliğe taşınılamadan köreltiliyor böylelikle. Oysa her duygu gibi aşk da ancak beslendikçe gelişip zenginleşebilir ve cinsellikten, yani sevme, sevişme, döl bırakma gibi öz kaynaklarından yoksun kalan bir aşk, daha baştan bir açmazla karşılaşmış demektir. Açılan boşluğu, doğum günlerini akılda tutarak ya da çiçek alarak kapatmayı ummak, boş bir umut olmaktan öteye gidemez o zaman. Cinsel tutkuya da, onun tohumuyla yeşeren aşka da yıpranma payı tanımayı bilmeliyiz. Doğa, kısa süren duygu fırtınalarının, tutku kasırgalarının yerine sönmeyen közler yetiştirmeyi biliyor nasılsa. Sürekli, sağlam beraberliklerde kafa ve duygu birliğinden,
bir bedene alışmaktan, bir insanı benimsemekten doğan kalıcı aşkı vazgeçilmez kılıyor. Öbür adı “alışkanlık” olan, en çetrefil, en büyük tutkuyu.
Ünlü Nazi önderlerinin, bir yanda toplu kıyımlar, sabotajlar, yangınlar düzenlerken, bir ırkı yeryüzünden silip süpürmeye çabalarken kullandıkları elleriyle öte yanda narin çiçekler yetiştirdiklerini biliyoruz, klasik müzik dinlediklerini de, sevdikleri kadınlarla birlikte ölüme gittiklerini de.
Çok yakın geçmişimize dönelim bir an... Gebe kalan annelerin yetişkin çocuklarından, ailedeki büyük oğlanların yeni doğan kardeşlerinden utandıkları döneme. O günlerde ana baba, çocukların
gözünde “sevişen bir çift” değil, “ununu eleyip eleğini asmış iki yetişkin” kimliğiyle sivrilmeye büyük özen gösterirlerdi. Çocukların yanında –değil öpüşmek– el ele tutuşmak bile doğru karşılanmazdı. Yeni doğan bebek, yıllar yılı gizlenmiş bir gerçeği açığa vurduğu için utanç verirdi ya! Demek anneyle baba, yalnız “kutsal” bir kurumu yürütmekle kalmamış, düpedüz sevişmişlerdi. Olacak iş miydi bu?"
"Terör yalnızca teröristlerin elindeki bir silah, bir yasak yayın, hele bir yazı makinesi, bir bildiri hiç değildir. Terör, can alıcı olmayabilir ama her zaman kan kusturucudur, susturucudur, boyun
eğdiricidir. Bilinçli terör, insanı eğlendirerek, oyalayarak, silahsızlandırarak ele geçiren eyleme denmelidir. Çünkü silahlı terörle
eninde sonunda, baş edebilme umudu vardır (tarihsel bir zorunluluk olarak) ama silahsız terör, insanı canından bezdirir, sinsi sinsi yılgınlıkla doldurur, yaşamaya karşı yorgun düşürür."
"İlk hayvanat bahçesi Mısır’da firavunlar döneminde kurulmuş. Sonra Eski Yunan’da ve Roma’da zevk için vahşi hayvan
besleme geleneği yerleşmiş. Anlaşılan insanoğlu, kendi üstünlüğünün tadına varmak adına eğitmeye başlamış hayvanları. Onları kendi doğalarından ayırmayı, bir evin dört duvarı arasına
ya da bir yalancı doğanın (hayvanat bahçesinin) kısıtlı alanına sıkıştırmayı doğal hakkı saymaya başlamış. Dünyadaki hayvanat bahçelerinden en ünlülerinden biri, XIV. Louis tarafından Vesailles’da kurulan hayvanat bahçesi insanoğlunun gösteriş
düşkünlüğünün en büyük kanıtlarından biri. Ne var ki hayvanat bahçeleri zamanla, yalnızca gösteriş belirtisi olmaktan çıkmışlar, halkın gezip eğlenebileceği, doğanın evrimi üstüne bilgiler edinebileceği birer canlı laboratuvar olma katına yükselmişler. Tıp bilimlerinin, zoolojinin, karşılaştırmalı anatominin, biyolojinin
gelişmesine katkıda bulunmuşlar."
"Sinirlenmek de günlük uğraşlarımdan biri sayılabilir."(benim de.)