●Bu filmde en çok hoşuma giden şey Tarık Akan'ın o muhteşem oyunculuğu oldu. Hem güldürdü hem üzdü ve gariban rolünü de diğer rolleri gibi o kadar iyi oynamıştı ki onun dışındaki her şey gölgede kaldı benim için. Bu arada Yıldız…devamı●Bu filmde en çok hoşuma giden şey Tarık Akan'ın o muhteşem oyunculuğu oldu. Hem güldürdü hem üzdü ve gariban rolünü de diğer rolleri gibi o kadar iyi oynamıştı ki onun dışındaki her şey gölgede kaldı benim için.
Bu arada Yıldız karakterinin babası rolünde oynayan İhsan Yüce'yi ilk defa zengin rolünde görmek çok ilginç geldi bana ve belki saçma ama hiç zengin rolüne uyduramadım kendisini, her anlamda. Adamın yürüyüşü bile fakirdi sanki :))
Bir şeyler daha söylemek istiyorum sanki filmle ilgili ama şu anda toparlayamıyorum pek. Klasik ve sıkıntılı yanları vardı bence ama yine de güzeldi, Tarık Akan'ın muhteşem oyunculuğu için izlenir kesinlikle.
"Merhaba, bana merhaba dedi" sahnesi unutulmayacak sahnelerden biri benim için :)
27 Haziran Cumartesi-2026
●Ferit Edgü, modern Türk edebiyatının en özgün yazarlarından biridir. Aynı zamanda ressamdır ve Paris'te sanat eğitimi almıştır. Yazıları oldukça kısa, yoğun ve şiirsel bir dile sahiptir. Onun eserlerinde sık sık şu temalar görülür: Yalnızlık, sessizlik, Doğu-Batı farkı İnsan onuru, yoksulluk…devamı●Ferit Edgü, modern Türk edebiyatının en özgün yazarlarından biridir. Aynı zamanda ressamdır ve Paris'te sanat eğitimi almıştır. Yazıları oldukça kısa, yoğun ve şiirsel bir dile sahiptir.
Onun eserlerinde sık sık şu temalar görülür:
Yalnızlık, sessizlik, Doğu-Batı farkı
İnsan onuru, yoksulluk
Devlet ile birey arasındaki mesafe
Varoluş sorgulamaları ve daha birçok benzer mesele vardır.
Bu kitap tamamen hayal ürünü değildir.
1960'lı yıllarda askerlik görevini yaparken yedek subay öğretmen olarak Türkiye'nin en doğusundaki köylerden birine gönderiliyor yazar. Görev yaptığı yer, özellikle Hakkâri ve çevresindeki dağ köyleri. Orada aylarca yaşıyor, köyler arasında dolaşıyor ve insanların hayatına tanıklık ediyor. Bu deneyim onun bütün edebiyatını değiştiriyor.
Daha sonra bu yaşadıklarından önce "O (Hakkâri'de Bir Mevsim)" romanını yazıyor. Aradan yaklaşık otuz yıl geçince yeniden aynı coğrafyaya gidiyor ve bu kez gerçek gezi notlarını Yaralı Zaman adıyla yayımlıyor.
Kitaptaki yolculuk büyük ölçüde:
Hakkâri, Yüksekova, Van, çevredeki dağ köyleri arasında geçer.
Burası Türkiye'nin en sarp ve ulaşımı en zor bölgelerinden biridir. Kitapta sık sık:
taş evler, yüksek dağlar, uzun yollar,
askerî kontrol noktaları, yoksul köyler,
Kürt köylüler, sert iklim anlatılır.
Kitap aslında klasik anlamda bir roman değildir. Bu kitap, Ferit Edgü'nün yıllar sonra Doğu'ya yaptığı yolculuk sırasında tuttuğu gözlemlerden oluşur.
Bir köye gider.
Bir çocukla konuşur.
Bir öğretmeni dinler.
Bir ağıt işitir.
Bir mezarlık görür.
Bir dağın sessizliğini anlatır.
Yani olay örgüsü yerine karşılaştığı insanlar ve onların yaşamları vardır. Her şey birer fotoğraf gibi.
Kitabın adı neden "Yaralı Zaman"? (Ki bence çok güzel ve yerinde bir ad bu kitap ve kitapta anlatılan insanlar, onların zamanları için♡)
"Yaralı" olan yalnız insanlar değildir.
Zamanın kendisi yaralıdır.
Çünkü Edgü'ye göre Doğu'da yıllardır değişmeyen şeyler vardır: yoksulluk,
yalnızlık, şiddet, umutsuzluk, unutulmuşluk.
Sanki zaman ilerlemiş ama insanların hayatı aynı kalmıştır.
Bu yüzden "yaralanan" yalnız insanlar değil, yılların kendisidir. Yaralanan o insanların zamanları, ömürleridir.
Ferit Edgü Doğu'yu egzotik ya da romantik bir yer olarak göstermez.
Onun amacı: acındırmak değildir,
kahraman yaratmak değildir.
Sadece okura şunu sordurur:
"Bu insanlar gerçekten aynı ülkede mi yaşıyor?"
Okurken en çok hissedilen duygu sessizliktir. Dağların sessizliği, insanların suskunluğu ve devletle halk arasındaki mesafe satır aralarında hissedilir.
Bu kitap, "O (Hakkâri'de Bir Mevsim)" romanını okuyan biri için çok daha anlamlıdır. Çünkü o romanda yaşananların kaynağını burada gerçek hayatta görürüz.
Yani: "O" yaşanmışlıkların edebiyata dönüşmüş hâlidir.
"Yaralı Zaman" ise aynı coğrafyaya yıllar sonra dönüp gerçeğe yeniden bakmaktır.
Ben kitabı Alfa Yayınlarından okudum ama burda o yayından olan hali yok. Çok bir fark yoktur diye düşünüyorum.
Sayfa 90-92 arasında 'Özet' diye bir kısım var. Kitaba, görülen insanlara, yerlere, dağlara, seslere, duygulara ve daha birçok şeye dair. Şöyle bir şey:
(Özet)
Türkü söylemeyi seviyorlar.
Silah kullanmayı.
Bol yağlı pirinç pilavını.
Kilim dokumayı.
Çocuk doğurmayı.
Otlu peyniri. (♡)
Bahar güneşini.
Yıldızlara bakmayı.
Ata binmeyi.
Erkek kadın, kış günleri sürme çekmeyi.
Ağaçlardan, kavağı.
Hayvanlardan, tavşanı.
Köpeklerle birlikte yaşıyorlar, köpekleri sevmiyorlar.
Dağda ateş yakmayı seviyorlar.
Özellikle geceleri -
Susmayı seviyorlar. Sessizliği.
Yağan karın sesini ve rengini seyrediyorlar.
Sanki dağa, güneşe ve ateşe tapıyorlar
Haftanın günlerini bir garip bellemişler:
Bir Pazar günü, "Bugün Pazartesi" dediğinizde inanıyorlar.
Cuma derseniz inanmıyorlar.
Cumartesini hiç bilmiyorlar.
Toplama ve çıkarmayı biliyorlar.
Çarpma ve bölmeyi bilmiyorlar.
Kalem ve kâğıt kullanmıyorlar.
Her şeyi belleklerine yazıyorlar.
Belleklerinde toplayıp çıkarıyorlar.
Durmadan yalan söylüyorlar.
Çocukları seviyorlar.
-- Bu dağları sevip sevmedikleri belli değil -
Bizler de göçersek bu dağlar n'apar, diye düşünüyorlar sanki. (♡)
Ama düşündüklerini dile getirmiyorlar.
Kurtları düşman bellemişler.
Ama yalnız kurtları değil.
İnsanları da.
Kurtları da öldürüyorlar, insanları da. Tanrı'ya inanıyorlar. Başka da hiçbir şeye inanmıyor gibiler.
Çok az para kullanıyorlar.
Çünkü paraları yok. Alış-verişleri, değiş-tokuş.
Güneş doğarken kalkıyorlar.
Koyun güdüyorlar - yalnız çocuklar -
Odun kesiyorlar - yalnız erkekler
Yufka açıyorlar - yalnız kadınlar
Gün battıktan kısa bir süre sonra yatıyorlar.
Ağaları var, zenginleri yok.
Çok karılılar. Dolayısıyla çok çocuklular.
Pek çok bebe pek çok çabuk ölüyor.
"Allah verdi, Allah aldı" deyip, kayıt düşmeden karda bir çukur kazıp gömüyorlar.
Doğumları gibi ölümlerinin de kaydı kuydu yok. (♡)
Ölen sanki hiç doğmamış gibi.
Her akşam yatmadan önce "Buna da şükür" diyorlar.
Tümünün gözü iyi görüyor.
Gözleri iyi görmeyenlerin bile gözlüğü yok. - Belki gördükleri her şeyi daha önceden gördükleri için ve yeni hiçbir şey görüş alanlarına girmediği için kullanmıyorlar gözlüğü. (♡)
Kadınlarının saçları uzun, kınasız ve bitli.
Gözleri kocaman, kara ve sürmeli.
Başlangıç/Bitiş:
21 Haziran Pazar (2026)
Kısa ve akıcı bir kitap. Bugün başlayıp bitirdim. Çok tanıdık hatta yakın ve güzel♡
Alıntılar yorumda...
●Tezer Özlü'yü severim, yazdıklarını da okumaktan keyif alırım çünkü birçok anlamda yakın hissederim ama bu kitabı benim için zor ve belirsizdi fazlasıyla. Birbirinden farklı öykülerden ziyade karmakarışık rüyalar, anılar, gözlemler, hisler kitabı gibi. Yani sanki Tezer Özlü oturup hepsini birbirine…devamı●Tezer Özlü'yü severim, yazdıklarını da okumaktan keyif alırım çünkü birçok anlamda yakın hissederim ama bu kitabı benim için zor ve belirsizdi fazlasıyla. Birbirinden farklı öykülerden ziyade karmakarışık rüyalar, anılar, gözlemler, hisler kitabı gibi. Yani sanki Tezer Özlü oturup hepsini birbirine karıştırıp içini dökmüş, ordan oraya akıp gitmiş, bu yüzden okurken zorlandım ve pek anlamadım. Belki de anlamaktan ziyaret hissetmekle ilgili bir kitaptı ama yine de yapay zekadan yardım aldım, bana öyküleri biraz olsun açıklaması için ve ortaya şöyle bir sonuç çıktı, yer yer yorumunun tam karışalamadığını düşünsem de dursun burda:
Eski Bahçe kısmındaki hikayeler:
1. Dönüş
Konusu: Anlatıcı, çocukluğuna, babasına ve ölümle ilk karşılaşmalarına döner. Anılar birbirine karışır; çocukluk, bugün ve düşler aynı metinde iç içe geçer.
Ne anlatmak istiyor?
İnsan ne kadar büyürse büyüsün çocukluğundan ve ilk kayıplarından kaçamaz. Bellek doğrusal değildir; geçmiş sürekli bugüne döner. Ölüm korkusu da çocuklukta başlar ve insanın içinde yaşamaya devam eder.
Neden bu isim?
"Dönüş", çocukluğa, geçmişe ve belleğe yapılan bir geri dönüşü anlatır.
2. Eski Bahçe
Konusu: Anlatıcı çocukluk evine döner. Ninesi, babası, eski ev ve bahçe yeniden canlanır. Saklambaç oynarken kaybolan nine, aslında çocukluğun yavaş yavaş kayboluşunu simgeler.
Ne anlatmak istiyor?
Çocukluk güvenli bir dönem gibi görünse de içinde yalnızlık, korku ve ölüm vardır. İnsan büyüdükçe çocukluğunu arar ama onu eskisi gibi bulamaz.
Neden bu isim?
Bahçe yalnızca bir bahçe değildir; çocukluğun, masumiyetin ve artık geri dönülemeyen geçmişin simgesidir.
3. Kar
Konusu: Çocukluk korkuları, ninenin ölümü, karanlık ev, fareler ve ölüm düşüncesi anlatılır. Rüya ile gerçek birbirine karışır.
Ne anlatmak istiyor?
Çocukluk korkuları insanın bilinçaltına yerleşir ve yetişkinlikte bile devam eder. Ölüm ilk kez çocuklukta anlam kazanır.
Neden bu isim?
Kar; sessizliği, yalnızlığı, donmuş zamanı ve ölümü simgeler.
4. Navona Alanı
Konusu: Anlatıcı Roma'daki Navona Meydanı'nda dolaşırken geçmişini ve yalnızlığını düşünür.
Ne anlatmak istiyor?
İnsan dünyanın en güzel şehirlerinde bile kendi içindeki yalnızlıktan kaçamaz. Sorun bulunduğu yer değil, insanın içidir.
Neden bu isim?
Navona Alanı, Roma'nın en canlı meydanlarından biridir. Dışarıdaki hareketlilik ile anlatıcının içindeki boşluk arasında bir karşıtlık kurulur.
5. Gabuzzi (İntihar eden şair Can İren'e ithaf etmiştir bu şiir gibi hikayeyi yazar)
Konusu: Gerçek ile hayal arasında kalan kısa ve şiirsel bir metindir. Belirli bir olaydan çok bir ruh hâli anlatılır.
Ne anlatmak istiyor?
İnsan bazen kendi kimliğini bile yabancı biri gibi hisseder. Yalnızlık ve yabancılaşma öne çıkar.
Neden bu isim?
Gabuzzi'nin kim olduğu bilinmez. Büyük ihtimalle gerçek bir kişiden çok, anlatıcının belleğinde iz bırakan bir figürdür.
6. Amerikalı Komşum Willy
Konusu:Anlatıcı, Willy adlı komşusunu anlatırken farklı yaşam biçimlerini ve insanların birbirine yabancı oluşunu gözlemler.
Ne anlatmak istiyor?
İnsanlar yan yana yaşasalar bile birbirlerini gerçekten tanıyamazlar. Yalnızlık kalabalıkların içinde de sürer.
Neden bu isim?
Öykünün merkezinde Willy vardır. Onun üzerinden yabancılık ve kültürel farklılık anlatılır.
7. Motorcu İbrahim'in Bahçeli Evleri
Konusu:Motorcu İbrahim ve çevresindeki insanlar üzerinden şehir yaşamı ve kaçma arzusu anlatılır.
Ne anlatmak istiyor?
Motor sürekli hareketi simgeler ama insan nereye giderse gitsin kendinden kaçamaz.
Neden bu isim?
Bahçeli evler huzuru çağrıştırır; motor ise sürekli hareketi. Bu iki zıtlık öykünün temelidir.
8. Café Boulevard
Konusu: Bir kafede oturan anlatıcı, çevresindeki insanları izler ve kendi yalnızlığını düşünür.
Ne anlatmak istiyor?
Kalabalık içinde bile insan kendini yapayalnız hissedebilir.
Neden bu isim?
Kafe, insanların buluştuğu bir yer olmasına rağmen anlatıcı için yalnızlığın mekânıdır.
9. Diskotek Brazil
Konusu: Gece hayatı, arkadaşlar, dans ve eğlence anlatılır; ama bütün bu hareketliliğin altında büyük bir boşluk hissedilir.
Ne anlatmak istiyor?
Eğlence, insanın içindeki yalnızlığı her zaman örtemez. Dışarıdaki canlılık, iç dünyadaki hüznü yok etmez.
Neden bu isim?
Öykü adını geçtiği diskotekten alır. Diskotek, geçici mutluluğun sembolüdür.
10. Eski Liman
Konusu: Anlatıcı eski bir limanı gezerken geçmiş yolculuklarını ve eski ilişkilerini hatırlar.
Ne anlatmak istiyor?
Liman, hem gidişleri hem dönüşleri simgeler. İnsan geçmişinden hiçbir zaman tamamen ayrılamaz.
Neden bu isim?
Liman, Tezer Özlü'nün eserlerinde sık görülen "yolculuk" temasının en güçlü sembollerinden biridir.
11. Hayalet Oğuz
Konusu: Anlatıcı, ölmüş bir dostunu hatırlar. Büyük olasılıkla burada kastedilen kişi, Tezer Özlü'nün çok değer verdiği Oğuz Atay'dır. (Sanmıyorum çünkü burda bahsedilen Oğuz çok zayıf biri?)
Ne anlatmak istiyor?
İnsanlar öldükten sonra bile anılarımızda yaşamaya devam ederler. Bazı dostluklar fiziksel ölümle sona ermez.
Neden bu isim?
"Hayalet", Oğuz'un artık hayatta olmadığını ama anlatıcının zihninde yaşamayı sürdürdüğünü ifade eder.
Bu ilk bölümün ortak özellikleri:
Bu 11 öykünün tamamını tek cümlede özetlemek gerekirse: "Çocukluk, ölüm, yalnızlık ve geçmiş, insan nereye giderse gitsin peşini bırakmaz."
"Eski Bahçe" bölümü daha çok çocukluğa ve ilk yaralara bakarken, "Eski Sevgi" bölümü yetişkinliğe, aşklara, yolculuklara ve geçmiş ilişkilerin izlerine yönelir.
Kitabın en önemli özelliği, öykü anlatmaktan çok bir ruh hâlini ve belleğin parçalı yapısını anlatmasıdır. Bu yüzden bazen "bir hikâye okuyor" gibi değil, bir insanın zihninden geçen anıları, rüyaları ve duyguları dinliyor gibi hissederiz. Bu da Tezer Özlü'yü hem zorlayıcı hem de çok özgün bir yazar yapan en belirgin özelliktir.
Başlangıç/Bitiş:
19 Mayıs Cuma
20 Mayıs Cumartesi
İkinci kısım olan Eski Sevgi hikayeleri ve alıntılar yorumda...
●Kitap, Seher karakterinin çıktığı uzun bir yolculuğu anlatıyor gibi görünür. Ama aslında yolculuk sadece bir araçtır. Romanın asıl sorusu şudur: İnsan kendini nerede evinde hisseder? Bir binanın içinde mi, bir insanın yanında mı, yoksa kendi ruhunda mı? Seher çocukluğundan beri…devamı●Kitap, Seher karakterinin çıktığı uzun bir yolculuğu anlatıyor gibi görünür. Ama aslında yolculuk sadece bir araçtır. Romanın asıl sorusu şudur:
İnsan kendini nerede evinde hisseder? Bir binanın içinde mi, bir insanın yanında mı, yoksa kendi ruhunda mı?
Seher çocukluğundan beri gerçek anlamda bir "ev"e sahip olamamıştır. Anne ve babasının ayrılığı, sürekli başka evlerde, ekraba evlerinde büyümesi, sevginin koşullu yaşanması onda derin bir aidiyet eksikliği bırakır. Bu yüzden yetişkin olduğunda da hiçbir yere tam anlamıyla ait hissedemez. Roman boyunca fiziksel bir eve değil, aslında kendisine ait bir kimliğe ulaşmaya çalışır.
Roman boyunca yürüdüğü Camino de Santiago yolu yalnızca coğrafi bir rota değildir. Her adım Seher'in geçmişindeki bir düğümü çözmeye başlar.
Yol boyunca tanıştığı insanlar aslında onun farklı ihtimalleridir. Bazıları geçmişini, bazıları korkularını, bazıları da olmak istediği kişiyi temsil eder. Roman bu yüzden klasik bir macera romanı değil, bir iç yolculuk romanıdır.
Nermin Yıldırım yalnızca Seher'i anlatmıyor.
Göç etmek zorunda kalanları,
Evinden koparılanları, çocukluğunda sevgi bulamayanları, kendini hiçbir yere ait hissedemeyenleri de anlatıyor.
Bu yüzden "ev" kelimesi romanda onlarca farklı anlam kazanıyor. Çocukluk, anne, beden, hafıza, dostluk hatta bazen acı...
Roman sonunda anlıyoruz ki ev bir adres değildir.
Roman boyunca terapi konuşmaları ve geçmişe dönüşler de oluyor.
Çünkü insanın bugün yaşadığı birçok davranışın kökü çocukluğunda yatıyor.
Seher'in ilişkilerde güvenememesi, sürekli kaçmak istemesi, insanlara tam bağlanamaması; hepsi çocuklukta yaşadığı terk edilme duygusunun sonucudur. Nermin Yıldırım psikolojiyi romana doğal biçimde yerleştiriyor; bunu didaktik bir anlatımla değil, karakterin yaşantısı üzerinden gösteriyor.
En sonunda, okur şu düşünceyle baş başa kalır: "İnsan önce kendi içinde bir ev kurmalı. Kendine sığınamayan biri, dünyanın en güzel evinde bile misafir gibi yaşar."
Bu yüzden kitabın adı yalnızca mekânı değil, bütün romanın felsefesini temsil ediyor.
Spoilerlı kısım:
Seher karakterinin küçükken anne ve babası ayrı olduğu için (ikisinden biri niye yanına almadı onu tam bilmiyoruz) akraba evlerinde yaşaması bana çok üzücü ve çok az da olsa tanıdık bir sıkıntı olarak geldi. Çünkü hepimiz çocukken az çok akrabalarımızın evinde kalmışızdır ve bu çoğu zaman öyle ya da böyle rahatsız edici olmuştur bizim için, kim bilir belki ev sahipleri için de öyle olmuştur.
Ona bu uzun yolculukta eşlik eden arkadaşı Ogo bence herkesin yanında olmasını isteyeceği bir arkadaş. Baştan beri hep düşündüm Ogo yabancı mı ya da öyle değilse adı neden Ogo diye, sonra adının Oğuz olduğunu öğrenince şaşırdım ve açıkcası biraz saçma komik geldi bana.
Ogo'nun arkadaşı Yakup meselesi yine biraz öyle yani "Çağrılmayan Yakup" meselesine gönderme yapmak için seçilmiş bir isim ve Seher'in ondan bu kadar çabuk etkilenmesi biraz garip geldi ama bir yandan da neden olmasın. Tabii Yakup gibi, Yakup kadar düşünceli bir erkeğin eşcinsel olmasına da şaşırmamak gerek sanırım.
Seher'in arkadaşı Kader ile buluşmak yani ölümden sonraki hayat içinde buluşmak, ölüp ona kavuşmak için bu yola çıkması yani ölmek için uzun bir yola çıkması fikri çok hoşuma gitti. Zaten yollar, yolculuklar ve yürümeler çok hoşuma gider ama bana biraz gereksiz uzatılmış gibi geldi kitap yani bazı şeyleri çok beğenmiş olsam da bazı şeyler biraz gereksiz ve sıkıcı geldi açıkcası. Ayrıca bazı konuşmalar mesela Seher'in ve yolda karşılaştıkları Vesna karakterinin bazı konuşmaları ve tavırları ergence geldi ki Seher 40 larında, Vesna da ondan biraz küçük.
Seher'in psikolog Çiğdem Hanımla yapılan görüşmeleri de kısa kısa aktarılmıştı kitapta ve bu kısım gerçekçiydi bence yani bir psikolog bu kadar olabilir en fazla sanırım. Bazen abartılıyor çünkü psikologlar ve onların konuşmaları. Oysa burda daha sıradan ve normal geldi bana.
Nermin Yıldırım hatıralara, geçmiş yaralara çok önem veren bir yazar daha önce de bu konularla ilgili "Unutma Dersleri" kitabını okumuştum. Bu konular benim de ilgimi çeker ve önemserim ama yine de sanki yazar pek hitap etmedi bana şu anda.
Kitabın sonunu tahmin edilebilir buldum ve pek beğenmedim yani tam bir kişisel gelişim kitabı gibi olmuştu son. "Çocukluğuna, çocuk haline merhamet et, sevgi göster ve geçmişinle barış, yaralarının kabuk tutmasına izin ver, hayat her şeye rağmen yaşamaya değer..." felsefesi ile bitirmişti ve bu bana çoğu zaman pek mümkün ve mantıklı gelmiyor sanırım.
Sonuç olarak bu kitap bana severek izlediğim "Bab Aziz" filmini hatırlattı. Hac yolculuğu deniliyor titap ve filmde ama herkes başka bir şeyler için yola çıkmış, hayat ve onu yaşayışımız gibi...
Kitabın değindiği bazı kitaplar yazar, film vb. şeyleri de buraya bırakmak istiyorum:
16. Sayfa: Muzaffer İzgü kitapları-
Ökkeş Serisi
107.S: Film- Üç Renk Mavi
Dizi-Mavi Ay
130: Tarantino-Pulp Fiction
Ali Desidero
131.S: Sergio Leone-Bir Avuç Dolar
Kurosava
174: Jim Jarmusch
176: Frankenstein
180: Saint Jacob (Aziz Yakup)
193: Romain Gary
209: Erkut Taçkın-"Beyaz ev" şarkısı
308: Güzel satırlar
397: Angelopulos- "Sonsuzluk ve Bir Gün"
399: "Atları da Vururlar"
434: Kırık meselesi
439: Borges
447: Lord Creator- "Beyond" şarkısı.
Başlangıç/Bitiş:
12 Haziran Cuma/ 19 Haziran Cuma
Alıntılar yorumda...
Televizyonda Erkan Özcan'ın "Kar Masalı" filmi çıkmış (2024), TV'de ilk Baktım bir şey yok ve ben de sıkılıyorum biraz. İzlemeye başladım, klasik ama komik film bence. Bakalım sona kadar izlerim muhtemelen ama burda ekli olmadığı için böyle dursun burda.
●Her yerde para konuşuluyor ve bütün dertler para, çoğuna göre bütün çözümler de... Sınanmalarımız da ya direkt para ile ya da ucu bir şekilde paraya dayanıyor. Dünya para üzerine dönerken başka ne beklenirdi ki. Reklamlar, müzikler, sohbetler ve hatta sevmeler…devamı●Her yerde para konuşuluyor ve bütün dertler para, çoğuna göre bütün çözümler de... Sınanmalarımız da ya direkt para ile ya da ucu bir şekilde paraya dayanıyor. Dünya para üzerine dönerken başka ne beklenirdi ki.
Reklamlar, müzikler, sohbetler ve hatta sevmeler hep para ile, paraya dair, para için...
Sıradan ve maddi olarak sıkıntılı bir hayat yaşarken aniden ele geçen hakedilmeyen bir para insana ilk başta bir heyecan ve mutluluk verebilir, büyük bir rahatlık hissi yaşatır ama nereye kadar?..
Korku ve huzursuzluk peşini bırakır mı bu durumda insanın, bence de bırakmaz sevgili Selim, bırakmadı işte...
Beklediğimden daha iyi bir filmdi, yönetmenin 'A AY' filminden daha çok beğendim açıkcası çünkü daha anlaşılır işlenmişti ve gerçek bir meseleyi işlemesi ve işleyişi de hoşuma gitti baya.
Taner Birsel yine çok iyiydi kesinlikle.
"Bir şeyden yeterince korkarsanız, olmasını sağlarsınız" Ted'i kaybetmekten korktu çünkü son umuduydu o ve o umut da boşa çıkmıştı. Hep uçurumun kenarındaydı Sylvia. Ted'en önce de sonra da ve hatta onunlayken bile... En sonunda o uçurumdan atlamaktan başka çaresi kalmadı.…devamı"Bir şeyden yeterince korkarsanız, olmasını sağlarsınız"
Ted'i kaybetmekten korktu çünkü son umuduydu o ve o umut da boşa çıkmıştı. Hep uçurumun kenarındaydı Sylvia. Ted'en önce de sonra da ve hatta onunlayken bile... En sonunda o uçurumdan atlamaktan başka çaresi kalmadı.
11 Şubat 1963 yılında intihar etti Sylvia. Mutfağında açık ocak gazıyla ölü bulundu. Ted Hughes ise 30 yıl sonra kanserden öldü.
Güzel ve üzücüydü film. Ama en önemlisi gerçekti olanlar. Nilgün Marmara'nın kitabındaki bilgilerle birebir aynıydı benim gördüğüm.
11 Haziran Perşembe (Dün izledim ama kalan çok az kısmını bugün bitirdim)
●Nilgün Marmara bu tezinde sadece Sylvia Plath'ı anlatmıyor; aynı zamanda şiir, delilik, ölüm, intihar ve kadınlık arasındaki ilişkiyi de tartışıyor Plath üzerinden ve bölüm bölüm şeklinde gidiyor: 1. Gizdökümcü Tür Nedir? Plath Bu Türün Neresindedir? Gizdökümcü şiir: Şairin kendi iç…devamı●Nilgün Marmara bu tezinde sadece Sylvia Plath'ı anlatmıyor; aynı zamanda şiir, delilik, ölüm, intihar ve kadınlık arasındaki ilişkiyi de tartışıyor Plath üzerinden ve bölüm bölüm şeklinde gidiyor:
1. Gizdökümcü Tür Nedir? Plath Bu Türün Neresindedir?
Gizdökümcü şiir: Şairin kendi iç dünyasını, travmalarını, korkularını, suçluluklarını ve ruhsal yaralarını doğrudan şiire taşıdığı şiir anlayışıdır.
Nilgün Marmara'ya göre:
Bu şairler bilinçaltına inmeye çalışırlar.
Kendi karanlık yanlarından kaçmazlar.
Acılarını gizlemek yerine açığa çıkarırlar.
Bu türün önemli isimleri:
Robert Lowell
Anne Sexton
Sylvia Plath
Allen Ginsberg
Marmara'ya göre Plath tam anlamıyla bir gizdökümcü şairdir çünkü: Kendi acılarını şiirin merkezine koyar. Şiirlerinde ölüm saplantısını açıkça işler.
Babasıyla ilişkisini, evliliğini, öfkesini ve intihar düşüncelerini gizlemez.
Ama Marmara'nın önemli bir vurgusu var:
Plath sadece kendini anlatmaz. Kendi acısını insanlığın ortak acısıyla birleştirir.
Bu yüzden Auschwitz, Dachau, Hiroşima gibi imgeler kullanır.
Yani: "Ben acı çekiyorum" demekten çok, "insanlık acı çekiyor ve ben bunun içindeyim" demeye çalışır.
2. İntihar ve Sanat Arasındaki İlişki
Bu bölüm tezin merkezidir.
Marmara'nın temel sorusu: Bir sanatçı neden ölümü bu kadar düşünür?
Ona göre yaratmak başlı başına acılı bir süreçtir.
Sanatçı: dünyaya uyum sağlayamaz,
daha fazla hisseder, daha fazla düşünür,
daha fazla yara alır. Bu nedenle bazı sanatçılar: deliliğe, umutsuzluğa, intihara
yaklaşabilir.
Marmara burada Freud ve Sartre'dan yararlanır.
Freud, İnsanda iki temel dürtü vardır:
yaşama dürtüsü ve ölüm dürtüsü
Bazen ölüm dürtüsü baskın hale gelir.
Sartre
İntihar: "Dünyada var olmanın başka bir yoludur." Yani kişi ölümü seçerek son kez kendi özgürlüğünü kullanır.
Marmara'nın Plath hakkındaki yorumu çok çarpıcıdır: Plath şiir yazarak ölümü yenmeye çalışmıştır.
Fakat sonunda: Şiir kazanamamış, ölüm kazanmıştır.
Bu yüzden Marmara Plath'ın hayatını:
ölüme karşı verilmiş büyük ama kaybedilmiş bir savaş olarak görür.
3. Kadın Şiiri ve Sylvia Plath
Bu bölümde Marmara kadın şairlerin ortak özelliklerini inceliyor. Ona göre kadın şiirlerinde sık görülen temalar:
aşk, ölüm, yalnızlık, beden
yabancılaşma, anne-çocuk ilişkisi
kadınlık deneyimi
Marmara özellikle Plath ile Emily Dickinson arasında bağlantı kuruyor.
İkisi de: ölümü sürekli düşünür,
ölümden korkarlar ama aynı zamanda ona çekilirler, ölümü bir son değil, gizemli bir dönüşüm olarak görürler.
Plath'ın şiirlerinde ölüm sadece yok olmak değildir.
Ölüm bazen: özgürleşmek, kurtulmak,
yeniden doğmak anlamına gelir.
Özellikle Lady Lazarus şiirinde ölümden sonra yeniden doğan bir figür yaratır.
4. Düzyazıları ile Şiirleri Arasındaki Fark
Marmara burada ilginç bir şey söylüyor:
Plath aslında şiirden çok romancı olmak istemiştir. Fakat kendisi de düzyazıda zorlandığını hisseder.
Örneğin: The Bell Jar (Sırça Fanus)
önemli bir eser olsa da Marmara'ya göre asıl büyük başarısı şiirdedir.
Çünkü şiirde: daha özgürdür, daha yoğun konuşur, daha dürüst olur.
Romanlarında ve mektuplarında bazı şeyleri saklayabilir. Ama şiirlerinde saklanamaz.
Marmara'nın görüşüne göre gerçek Sylvia Plath'ı görmek istiyorsak şiirlerine bakmalıyız.
5. Şiirlerinin Kronolojik Gelişimi
Bu bölümde Marmara Plath'ın şiirlerinin zamanla nasıl değiştiğini anlatıyor.
İlk dönem
Ölüm korkusu vardır. Ölüm dışarıdadır.
Henüz yaklaşmamıştır.
Örneğin "Takip" şiirindeki panter:
korku, ölüm, karanlık sembolüdür.
Orta dönem
Ölüm artık sadece korku değildir.
Bir düşünceye dönüşür.
Şair ölümle konuşmaya başlar.
Doğa, deniz, yalnızlık gibi imgeler artar.
Son dönem (Ariel dönemi)
Burada ölüm neredeyse kabul edilmiştir.
Marmara'ya göre:
Babacığım
Leydi Lazarus
Ateş 40 Derece
Kenar
gibi şiirlerde Plath artık ölümle mücadele etmez. Onu şiirin merkezine yerleştirir.
Özellikle Kenar (Edge) şiiri Marmara için çok önemlidir.
Çünkü burada ölüm: sakin, soğukkanlı,
tamamlanmış bir olay gibi görünür.
Tezin Sonucu
Nilgün Marmara'nın vardığı sonuç şu:
Plath'ın şiirlerini sadece "intihar eden bir kadının şiirleri" olarak okumak yanlıştır.
Çünkü: kişisel acısını evrensel acıya dönüştürmüştür, kendi yaralarını insanlığın yaralarıyla birleştirmiştir,
ölüm fikrini büyük bir şiir malzemesine çevirmiştir. Fakat Marmara'nın en hüzünlü tespiti şu: Plath sonunda şiirlerde kurduğu ölüm estetiğini kendi hayatında da gerçekleştirmiştir.
Yani Marmara'ya göre Plath'ın intiharı, şiirlerinden tamamen kopuk bir olay değil; uzun yıllardır şiirlerinde işlediği ölüm temasının son noktasıdır.
Bu tezde aslında Nilgün Marmara'nın kendisini de görmek mümkündür. Çünkü Marmara, Plath'ı incelerken yalnızca bir edebiyat araştırmacısı gibi değil, ölüm, yalnızlık ve varoluş meseleleriyle kişisel olarak ilgilenen bir şair gibi de konuşur. Bu yüzden tez bazen akademik bir çalışma olmaktan çıkıp Plath'la kurulmuş çok derin bir ruhsal diyaloğa dönüşür.
Bu kitabı okumaya başlarken aynı zamanda Sylvia'yı anlatan bir filme de başladım bugün ama sanırım bitmesi yarına kaldı. Bu kitapla yani tezle neredeyse aynıydı. Bu arada Ted Hughes'a yani Sylvia'nın kocasına hiç değinmedim. Oysa o çok etkili olmuş Sylvia'nın hayatında. Sylvia'nın Ona olan aşkına ve ona bağladığı belki son umuduna hiç değinmedim. Bir insana, bir erkeğe ya da bir ilişkiye, aşka her neyse işte son umudunu bağlamak ne zor ve ne acı... Üstelik öyle bir umut ki iki çocuk, iki can getiriyorsun kendinden bu dünyaya ama yine de olmuyor, yine de tutunamıyorsun dünyaya, yaşamaya çünkü son umudun da elinde patlıyor ve sen zaten hep uçurumun dibindesin.
Başlangıç/Bitiş:
10 Haziran Çarşamba
11 Haziran Perşembe
Alıntılar... belki sonra yorumda?..
Açıkcası Sylvia'yı sevip yakın bulsam da ne onun ne Nilgün'ün (ki Nilgün'ü de severim) şiirlerini yeteri kadar anlayamıyorum, anlaşılması zor. Oysa onların kendilerini, ne hissettiklerini, nasıl baktıklarını anladığımı, hissettiğimi düşünüyorum...
●Selçuk Baran'ın hikayelerindeki kahramanlar genel olarak hayattan, sıradan insanlar ve olaylar, konuşmalar da sıradan, gündelik olaylar olarak görünür ama hep içinde bir yerde, insanı sorguya çeken, insana bambaşka şeyler gösten, insana kendi içini gösteren yerlere varır sonlar. Tortu kitabında hikayeler…devamı●Selçuk Baran'ın hikayelerindeki kahramanlar genel olarak hayattan, sıradan insanlar ve olaylar, konuşmalar da sıradan, gündelik olaylar olarak görünür ama hep içinde bir yerde, insanı sorguya çeken, insana bambaşka şeyler gösten, insana kendi içini gösteren yerlere varır sonlar.
Tortu kitabında hikayeler birbiri ile bağlantılı idi ama burada birbirinden bağımsız ama bir yandan da birbirinden ve bizden yani her bir okuyucudan çok uzak olmayan meseleler işlenmiş, bu da çok gerçekçi ve güzel kılıyor benim için Selçuk Baran'ı ve yazdıklarını♡
Kitaptaki hikayeler sırasıyla:
1-) Çardak hikâyesi:
Osman ve Zehra'nın küçük dünyasını anlatır.
Kocasına aşık bir kadının ihanet, yalan karşısındaki sessiz acısı ve çığlığı...
Burada yani bu hikayede birini gördüm, birini duydum bildiğim, çok sevdiğim birini. Ne acı böyle bir hikayede onu bulmak, duymak ve görmek♡
2-) Mısırlar hikayesi:
Genç bir kız olan Nuran'ın başka hayatlara karşı merakı, umutları ve sonrasında yaşlı terzinin sayesinde fark ettiği gerçek hayat ve hayatın ona sundukları ile yetinme meselesi...
3-) Dükkânın Önü hikayesi:
Selçuk Baran'ın sık sık kullandığı "seyreden insan" temasını taşır bu hikaye. Hayatı, insanları seyreder yazar yarattığı karakterlerle belki ve bize de seyrettirir ustalıkla.
Dükkan sahibi Mehmet Börtlü'nün kör Salih ve oğlu ile karşılaşması ile fark ettiği gerçekler.. evliliğe, eş ve baba olmaya dair gerçekler ve beraberinde gelen yağmur. Belki de yağmur orada Mehmet Börtlü'nün duyduklarından, gördüklerinden sonra geçmiş düşüncelerini yıkamak için yağdı o an.
4-) Emekli hikâyesi:
Emekli Saffet Bey'in yaşlılık ve emeklilikle yalnızlaşması, gençliğini özlemesi ve parklara sığınması ama nereye kadar, ne yapmalı şimdi dedirtmesi?
İşini kaybeden insan bazen sadece maaşını değil, kimliğini de kaybeder. Kim olduğunu, ne olduğunu bilemez sanki. Çünkü çoğu insan işi ile bir kimlik edinir hayatta.
5-) Bahçede hikayesi:
Bu öykü çok şiirseldi. Yaşlı hasta Ekrem'in sığındığı bahçede Zuhal ile tanışması ve son günlerin acısı...
Ve kitaplar, kitapların yoldaşlığı.
(Bu hikayeyi çok beğendim. En çok bunu ve son hikaye olan, aynı zamanda kitaba adını veren ve iyi ki veren 'Anaların Hakkı' hikayesini beğendim)
6-) Kayalık Yoncaları hikayesi:
Bu hikaye biraz sembolik bir meseleyi işliyor. Yonca normalde yumuşak toprağın bitkisidir. Ama burada kayalıkların arasında yaşamaya çalışır.
Bu yüzden öykü aslında direnmenin hikâyesidir ki zaten Sevim de direnmeye, yaşamaya çalışır. Bu direnmenin ise Metin'in Kayalık Yoncalarını göstermesi ile farkına varır belki de aslında.
7-) Sarmaşıklar:
Bu hikayeye bir ara tekrar dönmeye çalışayım, aklımda kalmamış pek :(
8-) Kabuk hikayesi:
Evli ve çocuk sahibi Nesrin'in hayatı, hayalleri, umutları, tükenişleri ve kabullenişleri...
Bu hikayede yazar, Nesrin üzerinden insanın içi ile dışının birbirinden ne karar farklı olduğunu ve bu farkın kişinin kendisinin bile çoğu zaman farkında olmadığını işler. Kabuğumuz mu gerçeğimiz, o sağlam tutmaya çalıştığımız, sert ve güçlü kabuğumuz, yoksa kırılgan, kırılmış ve tükenmiş olan içimiz mi?..
(Bu hikaye bana şu anda yani şu anki ben olarak bana birazcık sıkıcı geldi yani sanki birazcık gereksiz uzatılmış gibiydi)
9-) Anaların Hakkı hikayesi:
Bu hikaye çok gerçek, çok acı...
Analar susarsa kim konuşur ki acılar için, çocuklar için. Anaların çocuklarını alırlarsa ellerinden, nasıl dururlar dünyayı yıkmadan yakmadan, nereye kadar dururlar.
Saide, evladının ardından onca zaman sustuktan sonra bağırmadı mı bir tabancanın kurşunu ile kocasına ve çocuklara uzanan bütün kirli ellere?..
Başlangıç/Bitiş:
7 Haziran Pazar
9 Haziran Salı-2026
Alıntılar yorumda ama sonra...