●Ece Temelkuran’ın Devir romanı, 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye’sini anlatan politik bir roman ama daha çok “hafıza” “sessizlik” “çocukluk” ve “aktarılan travmalar” üzerine kurulu çok katmanlı bir hikâye. Kitabın merkezinde sadece darbeler değil; insanların zamanla nasıl sustuğu, korkuların kuşaktan…devamı●Ece Temelkuran’ın Devir romanı, 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye’sini anlatan politik bir roman ama daha çok “hafıza” “sessizlik” “çocukluk” ve “aktarılan travmalar” üzerine kurulu çok katmanlı bir hikâye. Kitabın merkezinde sadece darbeler değil; insanların zamanla nasıl sustuğu, korkuların kuşaktan kuşağa nasıl devredildiği var. Zaten kitabın adı olan “Devir” de hem bir dönemi hem de bir şeyin bir başkasına aktarılmasını ima ediyor.
Roman 1980 öncesi Ankara’sında başlıyor. Ayşe ve Ali isimli iki çocuğun gözünden dünyayı görüyoruz. (Ali gecekonduda yaşayan bir çocukken, Ayşe apartmanda yaşıyor ve Ali'nin annenin onlara temizliğe gitmesi ile tanışıp arkadaş oluyorlar.) Yazar yetişkinlerin politik dilini değil, çocukların kırılgan ama dürüst algısını kullanıyor. Çocuk bakışı sayesinde ülkedeki korku, kayıp ve siyasi şiddet daha sarsıcı ve gerçek hale geliyor. Çünkü çocuklar olup biteni tam anlayamasa da havadaki değişimi, farklılığı hissediyorlar: insanların fısıldayarak konuşmasını, birilerinin ansızın kaybolmasını, yetişkinlerin yüzündeki suskunluğu, korkuyu…
Kitabın en güçlü sembollerinden biri Kuğulu Park’taki “dilsiz kuğular.” (Kugulu Park Ankarada ve roman da Ankarada geçiyor.) Bu kuğular romanda sadece estetik bir detay değil; Türkiye’nin toplumsal hafızasını temsil ediyor. Kitabın başında da buna çok güzel değinmiş, kuğuları ve onların ne anlama geldiğini çok iyi ifade etmiş. İnsanların konuşamadığı, bastırdığı, unutmaya zorlandığı şeyleri onlar sessizce taşıyor gibi. Temelkuran’ın sık sık “susma” ve “ses çıkaramama” temasına dönmesi de bundan kaynaklanıyor.
Romanın dili oldukça şiirsel ve parçalı. Kitap klasik bir olay örgüsüyle ilerlemiyor; daha çok anılar, duygular, imgeler ve kırılmış zamanlar üzerinden akıyor. Bazen bir cümle politik bir eleştiriye dönüşürken hemen ardından çok kişisel, hüzünlü bir çocukluk anısına geçebiliyor. Bu da romana rüya gibi ama aynı zamanda boğucu bir atmosfer veriyor.
Bence romanın en etkileyici tarafı şu soruyu sürekli hissettirmesi: “Bir toplum gerçekten geçmişini unutabilir mi?” Temelkuran’ın cevabı hayır gibi görünüyor. Unutulan şeyler yok olmuyor; insanların davranışlarına, korkularına, ilişkilerine siniyor. Yani darbeler sadece siyasi tarihte kalmıyor, insanların ruhuna yerleşiyor.
Kitap aynı zamanda “iyi insanların neden yenildiği” hissini de taşıyor. Romanda eski devrimciler, kırılmış idealler ve yorulmuş insanlar var. Ama Temelkuran tamamen umutsuz bir yerde de durmuyor. Özellikle çocukların hayal gücü ve dostluğu, romanın karanlığını dengeliyor. Bu yüzden kitap hem çok melankolik hem de tuhaf biçimde sıcak hissettirebiliyor.
Öyle ki romanın sonunda çocukların yaptığı şey beni çok mutlu etti, bütün o acılara, hüzünlere rağmen bir umut yeşertti. Çocuklar her zaman umut olsa keşke dünyaya, insanlara....
Bu arada kitapta çok fazla Bülent Ersoy'a yer verilmişti. Yani gazetelerdeki haberlerden yola çıkarak o dönemlerde Ersoy'un ne yaptığını, nasıl konuştuğunu, nasıl giyindiğini, nasıl değiştiğini, toplumun ona ve yer yer de Zeki Müren'e karşı olan tepkilerini işlemiş yazar.
Sonuç olarak hüzünlü şarkılar gibi güzel bir kitap oldu benim için♡
Alıntılar:
"Zulüm karşısında
halkımın tepkisi: Zalime direnmek değil, zulmü, kendinden de güçsüz olana yöneltmek!"
"Kendini koruyanlarla kendini ateşin içine atanlar aynı hızda yaşlanmıyor bana sorarsan."
"Gönlüm böyle delik
delik. Boş boş. Bir delik daha açılmıs. açılmamıs. artık bilmiyorum bile. Sorasım bile gelmiyor: Uçup gidenler
hiç oldu mu?"
"Ölmenin kıymeti mi var artık! Gazeteler ismini bile yazmıyor çocukların."
"Bu halkı anlamazsak onlara hiçbir şey anlatamayız"
"Aslanım, size öğrettiler mi? Ankara gemi çapası demek. Bir hayale çıkılan yolda atılan çapa gibi düşün"
"Bismişah bismişah! canımız bu dünyaya kondu, yedi, içti, güldü, ağladı, göçtü. Mazlumun yanında, zalimin karşısındaki canımız hakka yürüdü. Don değiştirdi. Bir daha hangi donda gelir, güvercin mi olur, aslan mı olur, kuğu mu olur... "
"Sırf kendini düşünen, kendi çıkarını düşünen demek. Şöyle diyelim... Diyelim ki sizin yan sınıftaki öğretmen çocukları dövüyormuş ya, sen eğer, 'Oh bize vurmuyor,' dersen oportünist olursun."
"Bu ülke, insanı her gece çaresizlik hissiyle uyutup sabah da sana ait olmayan bir utanç duygusuyla uyandırıyor. Gece sen bilmeden kim bilir ne rezaletler, felaketler yaşanıyor. Sabah da kendi kendimizi, bulunmadığımız yerlerdeki ölümler için suçlayarak, utanarak uyanıp... His kuşatması bu. Felç oluyoruz, felç!"
"İnsan, hayatı kendinden ibaret sanmayacak.
...
Halkımız alçaklardan ibaret değil ki!"
"Sakladığın sürece istediğin günahı işleyebilirsin.
Burası Türkiye!"
"Bence biz de bazen en az düşmanlarımız kadar merhametsiz oluyoruz"
"Çorum Olayları,"
diyenlerle, "Çorum Katliamı," diyenler arkadaş olmaz mesela.
☆Başlangıç/Bitiş:
2 mayıs cumartesi/8 mayıs cuma (2026)