Spoiler içeriyor
●Filmi izlerken kendimi bir rüyanın içinde hissettim, eski bir rüyanın ya da belli belirsiz bir çocukluk anısının içinde. Gördüğüm ya da hatırladığım tam olarak neydi ya da bir şey var mıydı bilmiyorum ama bana öyle hissettirdi bu güzel film. Burada…devamı●Filmi izlerken kendimi bir rüyanın içinde hissettim, eski bir rüyanın ya da belli belirsiz bir çocukluk anısının içinde. Gördüğüm ya da hatırladığım tam olarak neydi ya da bir şey var mıydı bilmiyorum ama bana öyle hissettirdi bu güzel film.
Burada başrolümüz olan Ahmet yanlışlıkla sıra arkadaşının defterini kendisiyle birlikte eve getiriyor. Çünkü defterleri birebir aynı ve arkadaşı defterini daha önce de bir yerlerde unuttuğu, ödevini defter yerine herhangi bir kağıda yaptığı için öğretmenden birkaç defa azar işitmiş ve en son bir daha böyle bir şey olursa okuldan atılacağı söylenmiştir. Bu yüzden Ahmet bunu ciddiye alır, arkadaşı için çok korkar, üzülür ve bu defteri ne olursa olsun arkadaşına vermeye çalışır ama farklı köylerde oturuyorlardır ve arkadaşının evini bilmiyordur. Yola koyulur ve arkadaşının köyüne gider, onu bulup defteri vermek için ve köydeki insanlara onun evini sorar. Ama kimse doğru düzgün bir bilgi veremez, onu ciddiye almaz. Sadece yaşlı bir marangoz ustası onu ciddiye alır ve ona yardımcı olmaya çalışır, onu bahsettiği kişinin evine götürmeye çalışır ama evine götürdüğü kişi de Ahmet'in aradığı kişi yani aradığı arkadaşı değildir. Yine de Ahmet orada, yaşlı adam onu kapı dışında beklerken gidip arkadaşının evi olmadığını, daha önce baktığı evlerden biri olduğunu görünce kapıyı çalmış da defteri vermiş gibi yapar ama defteri koynunda saklar. Burada yapmak istediği muhtemelen yaşlı adamı daha fazla yormamak, üzmemek, onun çabasının boşa gitmediğini göstermektir ve belki de artık orada kendisinin de umudu tükenmişti. Çünkü gün içi başlıyor arayışı akşam karanlığı çökene kadar sürüyor ve bir yandan da sürekli aklında ailesi vardır, ailesinin onu merak ettiğini, ona kızacağını düşünüyordur. En son o karanlıkta evine dönmeye çalışırken köpek sesleri geliyor ama yaşlı adam ona evine gitmesini, korkmaması gerektiğini, onu izleyeceğini söyler. Ayrıca bu arada yaşlı adam yol boyunca Ahmet'i arkadaşının evine götürmeye çalışırken hep ona gördüğü kapılardan pencerelerden bahseder 'Bunları 40 yıl önce hepsini ben yaptım.' der. Ama şimdi artık herkes demir kapılar, demir pencereler yapıyor ve ben buna çok üzülüyorum, bunu kabul edemiyorum. Herkesin köyleri bırakıp şehre gitmesini herkesin demir kapılara, pencerelere yönelmesine dayanamıyorum, bu beni çok üzüyor der. Yani burada çoğu zaman gördüğümüz şeylerden biri olur. En azından benim çoğu zaman gördüğüm bir şey. Yaşlılar, çocukları ve gençleri gördüklerinde sürekli onlara eskiden yaptıklarından, yaşadıklarından, kendi hayatlarından, kendi gerçeklerinden bahseder, bahsetme ihtiyacı duyuyorlardır belki de çünkü bahsetmek yaşadığını kanıtlamak gibi geliyor onlara sanırım. Şimdiki gibi değil, şimdi insanlar her yaşadığını, her yaptığını her aldığını, sattığını her yerde paylaşıyor ama eski insanlar için böyle bir şey yoktu ve onların tek yapabileceği geçmişi birilerine, duyabilecek ve anlayabilecek birilerine anlatabilmek ve o da bunu yapıyor ama diğer büyüklere göre mesela Ahmet'in öğretmenine, Ahmet'in annesine, babasına, dedesine yolda karşılaşıp arkadaşının evini sorduğu büyüklere göre Ahmet'i, yani bir çocuğu anlayan, dinleyen, ona ciddi anlamda yardımcı olmaya çalışan tek insan o yaşlı adam. Burada özellikle şunu fark ediyor insan, arada bir masumiyet var yaşlı olan insanda da küçük bir çocukta da bazen kaybolmayan, bazen ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar yaş alırsak alalım kaybolmayan bir masumiyet vardı. Bir yerde demir kapı yapan bir adam elindeki defterden bir yaprak istiyor ve Ahmet bunu vermek istemiyor. Çünkü 'Arkadaşımın defteri' diyor, 'emanet' diyor ama adam bunu dinlemiyor, anlamıyor, 'ne olacak, bir yaprak' diyor ve çekip koparıyor yaprağı. Bu Ahmet için herhangi bir yaprağın koparılması olmuyor, çok acı verici oluyor ki Ahmet'in bakışlarında sürekli şiddeti disiplinin tek yolu olarak görüp öğütleyen dedesine, kendisini bir türlü anlamayan annesine, sürekli disiplin sağlamak için kızıp bağırıp çağıran öğretmenine ve beyaz yaprağı koparıp alan adama karşı o anlarda gözlerinde farkedilir bir öfke, bir karşı çıkma durumu var, bunu görebiliyoruz. Adamın o kopardığı yapraktan sonra Ahmet yaşlı marangoz ustası ile karşılaştığında onunla o yolu yürüyüp arkadaşını bulmaya çalıştığında bir yerde adam bir çeşme başında durup biraz soluklanıp yüzüne su çarpıyor ve suyu övüyor, suyun güzelliğini, doğallığını anlatıyor Ahmet'e ama tabii Ahmet o arada çocukluğun verdiği acelecilikle ve defteri verememiş olmanın sıkıntısı ile bunları duyuyor mu bilmiyorum. Suyun kenarındaki küçük bir papatyayı koparıp Ahmet'e veriyor al diyor, defterinin arasına koy ve Ahmet o papatyayı defterinin arasına koyuyor sonra evine gidiyor evine gittiğinde çok üzgün, yemek yiyemiyor, oturup gece yarısına kadar hem kendi ödevini hem arkadaşının ödevini yapıyor
(o arada ailesi merak etti mi gerçekten, ne dediler, kızdılar mı bilmiyoruz, görmüyoruz. Merak ettim bunu)
Marangoz da evine gidip son bir kez bir şeyler kesmeye çalışıyor yani hâlâ direniyor kendi mesleği, kendi inandığı şeyler, kendi zamanı için ama başlaması ile bitirmesi bir oluyor ve sonra kapıları, camları her şeyi kapatıyor üstüne, sanki artık kabul ediyor, anlıyor onun için artık bir devrin bittiğini, bir şeylerin artık zamanının dolduğunu. O sahneden sonra kamera Ahmete dönünce Şiddetli bir rüzgarın etkisiyle Ahmetin yanında durduğu kapı kendiliğinden açılıyor. Belki burada bir devrin kapanırken başka bir devrin başladığı gösterilmek isteniyor olabilir. Sabah, Ahmet okul kendi köyünde olduğu halde okula geç geliyor. Defteri kendisinde kalan arkadaşı ise büyük bir korkuyla öğretmenin ödevleri kontrol etmesini bekliyor. Ahmet geliyor ve ona defterini veriyor ve diyor ki 'Ben senin ödevini yaptım, defterin bende kalmış.' Defteri veriyor ve öğretmen defteri açtığında ödev yapılmış ve koparılan sayfanın yerinde küçük papatya...
Bu son sahne beni inanılmaz etkiledi, o kadar çok hoşuma gitti ki genel olarak da filmi çok fazla beğendim. Yönetmenin yolları, yolda olmayı, yolda yürümeyi, koşmayı, yolların o görüntüsünü sevdiğini düşünüyorum. Çünkü bunu filmlerinde çok sık yapıyor ve ben kendim de yolları, yolda olmayı, koşmayı, yürümeyi, yolların görüntüsünü, yolların akıp gitmesini çok fazla seviyorum. Bu benim gerçekten bayıldığım bir film oldu, bu kadar beğeneceğimi hiç düşünmemiştim izlemeden önce. Basit gibi görünen bir meseleden bir film çıkaran bir adam Kiyarüstemi.
Filmin bize göstermek istediği en önemli şeylerden biri ya da en azından benim anladığım, anladığımı düşündüğüm en önemli şeylerden biri yetişkinlerle çocuklar arasındaki farklardı. Yetişkinlerin disiplin adı altında kurdukları o baskı, savundukları o şiddet yöntemleri, sürekli buna başvurmaları, bunu tek doğru yol olarak görmeleri, çocukları ve çocukların söylediklerini, hayallerini, rüyalarını, amaçlarını, üzüntülerini umursamamaları, duymamalarıydı. Çok gerçekçi işlenmişti bütün senaryo ki İran filmlerinin ya da en azından Abbas Kiyarüstemi'nin filmlerinde mekanlar, insanlar, yaşananlar çok gerçekçi ve bizden oluyor.
Filmdi dair söylenecek daha çok şey var ama son bir şey, küçük bir çocuğun süt taşımaktan, ailesine yardım etmek için ağır işler yapmaktan sürekli sırtının ağrıması beni çok üzdü♡