Olayların kurgulanma biçimi bakımından beni kendine hayran bıraktığını ilk başta belirtmekle birlikte birçok satırına ayraç koyarak geri döndüğüm bir kitap oldu. Her bir yeni bölümün bitişi beni asıl olaya şimdi girdik, hikaye şimdi başlıyor dedirterek heyecanla okuttu ve şaşırdığım yer…devamıOlayların kurgulanma biçimi bakımından beni kendine hayran bıraktığını ilk başta belirtmekle birlikte birçok satırına ayraç koyarak geri döndüğüm bir kitap oldu. Her bir yeni bölümün bitişi beni asıl olaya şimdi girdik, hikaye şimdi başlıyor dedirterek heyecanla okuttu ve şaşırdığım yer de burası oldu. Her yeni bölümde tren yolunun rayları döşenmiş aslında, çekiçler demirlere bölüm sonlarında sertçe vurulduğu için aciliyetle devam etmemi sağladı. Bölümlere verilen isimlerin de oldukça oturduğunu söylemeliyim, hepsi çok hoştu. Diline bayıldığımı söylememe gerek yok, bilinen girişinden belli zaten.
Benim için bu kitapta her karakter baş karakterdi. Çünkü her bir karakterin gelişimi o nitelikte bir manzarayla resmedilmişti. Hiçbiri birbirinden daha az ya da daha fazla bahsedilmemişti ve böyle bir dizayn içinde ana olayın ne olduğunu kavramakta, hangi karakterin hayatını tam olarak dikkatle izlemem gerektiği konusunda zorlandım. Bakıldığında, karakterleri ve ruhlarını tanıtmakta uzunza bir çaba harcadığını söyleyebiliriz Dickens'ın. Patlama noktasından sonra da kendini daha hızla okuttu zaten.
Neresinden başlasam bilemiyorum gerçekten. Sanırım açlığın ruh emici gibi her sayfada gezinmesinden başlamak makul olur. Şarap fıçısının döküldüğü o ikonik sahne va daha nice kıtlığın belimize iğnelerini sokarak canımızı sıktığı her satırda, Dickens'ın da bir feodalite mağduru olduğunu fark ettim. Böyle gerçekçiliğin, yaşanmamış bir temadan gelmemesi mümkün değil. Gerek Fransız Devrimi öncesi gerek sonrası, özellikle meyhaneci Mösyö ve Madam Defarge tarafından inanılmaz bir yönetim düşmanlığı betimlemesinin işlendiğini görüyoruz.
Kurgunun başlangıç noktası karakteri desek yanlış olmayacağı Doktor Manette'nin, aristokratların gazabına uğramasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen ara ara yaşadığı geri dönüşler, halk tarafından devrim gecesi basılan meşhur Bastille Hapishanesinin şartlarının ne kadar zorlayıcı olduğunu net şekilde gösteriyor.
Kuzey Kulesi, Yüz Beş! Adım seslerinin tekrarı, ayakkabıcının tezgahı ve hatırlamamak için unutulmak istenen anıların susturulma uğraşı; Doktor Manette'yi aklımda kalıcı hale getiren nüanslar oldu.
Ekmek yoksa pasta yesinler şehrinin kralına ve kraliçesine müthiş bir yergi içeriyor. Feodal dönemdeki yoksul halktan aydın kesime kadar bıçağın kemiğe dayandırdığı ahlaki yozlaşmanın böyle bir dönemi gümbür gümbür getireceğini ısrarla belirtiyor. Nitekim öyle de oldu. Fransız Devrimi şiddetle gerçekleşti ve getirdiği terör dönemi, bunca yıl yapısal şiddete sürekli maruz kalmış Jakobenlerde yani halkta kendi ailevi hesaplarından kalan intikamı almak isteyenler için bir açık kapı oldu.
Hiyerarşinin zirvesinin kefaretini, bütün Jirondinlerin ödemesi gerçekten yargının nasıl adil işlemediğini daha doğrusu işletilmediğini gösterdi.
Kurgu kendini burada öyle su gibi okuttu ki çıkış yolunu kimde arayacağımı şaşırdım. Aslında çözümü Dickens baştan resmetmiş. Darnay'in ilk mahkeme sahnesini hatırlayanlar anlayacaktır. :)
Her bir karakterin gelişimi çok güzel işlenmişti. Bu noktada sadece toplumun siyasal olarak düştüğü balçıktan başka, karakterlerin kendi yolculukları ayrı birer çamurdu.
Sidney Carton'dan bahsetmeme gerek bile yok sanırım. Mr. Cruncher'ın gelişiminin çok ilgimi çektiğini söylemeliyim. Artık sürekli dua eden karısını anlıyor.
Söylenecek çok şey var ama benden bu kadar. Son verirken Mr. Cruncher'dan olan en sevdiğim alıntıyı bırakmak istiyorum.
️️"Ben namuslu bir tüccar olarak eve bir iki parça et getiriyorsam, ete dokunmayıp ekmeğe talim etmek yok. Ben namuslu bir tüccar olarak eve azıcık bira getiriyorsam, su içeceğim diye tutturmak yok. Roma'da Romalı gibi davranacaksın. Şayet öyle davranmazsan, Roma sana kötü müşteri muamelesi yapar. Senin Roma'n da benim, unutma." ️️