Bebeklikten yaşlılığa kadar geçen sürede insan, ruhunu terbiye etmeyi öğrenir. Bebeklik, sabırsızlıktır. Çocukluk, taşkınlıktır. Yetişkinlik, öfkedir. Yaşlılık, eminliktir. İhtiyarlık, teslimiyettir. Ölüm ise, buluşmadır.
mucrimiEdebiyatın o derin ve katmanlı yapısından nerelere geldik; sosyal medya "keşfet" sekmelerinde dönüp duran, derinlikli görünmeye çalışan ama içi boşaltılmış…devamıEdebiyatın o derin ve katmanlı yapısından nerelere geldik; sosyal medya "keşfet" sekmelerinde dönüp duran, derinlikli görünmeye çalışan ama içi boşaltılmış aforizmaların tipik bir örneği.
Gerçek bir yazar, okura "hayat şudur, bu evre budur" diye parmak sallamaz. Bu yazılan ise sanki hayatın tüm gizemini bir ilkokul fişi sadeliğine indirgemiş gibi davranıyor. Okura hiçbir alan bırakmıyor; her şeyi tanımlıyor ve paketleyip sunuyor. Oysa edebiyat tanımlamaz, hissettirir ve sorgulatır.
"Bebeklik sabırsızlıktır, yetişkinlik öfkedir" Bu, sadece sığ bir gözlemin ürünüdür. Yetişkinliği sadece "öfke" ile tanımlamak, insana dair binlerce duyguyu ve karmaşayı yok saymaktır. Bu tarz yazılar, gerçekliğin o çok renkli yapısını siyah-beyaz bir şemaya indirger.
Burada yazılanlar, "teslimiyet", "eminlik" ve "buluşma" gibi büyük ve spiritüel kelimelere sırtını dayayarak etkileyici görünmeye çalışıyor. Bu, yazar olmayan yazarların okurları sıkça düşürsüğü bir tuzaktır: Büyük kelimeler kullanarak büyük anlamlar yarattığını sanmak. Ancak bu kelimeler bir bağlam, bir hikaye veya bir felsefi temel üzerine inşa edilmediğinde, sadece kulağa hoş gelen ama zihinde iz bırakmayan birer
gürültüye dönüşüyor.
Bir insanın sadece bu tür "hayat dersi" tadındaki aforizmaları alt alta dizerek kendini yazar ilan etmesi, mutfakta yumurta kırmayı öğrenen birinin kendisini Michelin yıldızlı şef sanmasına benziyor. Yazarlık, bilinen doğruları şık cümlelerle tekrar etmek değil; bilinmeyen sancıları yeni bir dille anlatabilme becerisidir.