Kaleme alınan bir takım şeyler.. Bugün 19 Nisan. 2 gün sonra ise 21 Nisan. Yani benim doğum günüm. 2 gün sonra güya ben doğmuşum, sebebi ya da amacı bilinmez. Sorsalar "hayatından memnun musun" diye, cevap veremem. 16'dan öncesini hatırlamam, 16'dan…devamıKaleme alınan bir takım şeyler..
Bugün 19 Nisan. 2 gün sonra ise 21 Nisan. Yani benim doğum günüm.
2 gün sonra güya ben doğmuşum, sebebi ya da amacı bilinmez. Sorsalar "hayatından memnun musun" diye, cevap veremem. 16'dan öncesini hatırlamam, 16'dan sonrası da yakama yapışıp beni rahat bırakmaz. Sürekli karşıma çıkar, bana kendini hatırlatır. Hayatım, hep 8 seneden ibaretti. O 8 sene de yaşadım, o zamanlar da nefes aldım, o zamanlarda gördüm ve o zamanlar da öldüm. Hâlâ yaşadığımı pek hissedemem. Sorsalar bana "ne hissedersin diye?" cevabım da noksandır. Kâh idam sehbasına çıkar gibi hissettim, kâh bir bıçak boğazımda gibi. Yeri geldi arkama saplanan bir hançer hissettim, yeri geldi yoksul bir kimsesiz gibi. Yeri geldi eldim, yardım ettim, yeri geldi kuldum, secde ettim. Yeri geldi dardaydım, isyan ettim, yeri geldi gördüm ve duydum, dünyamı kendime mezar ettim.
Sahi, insan hangi gün doğar? Takvimde yazan gün mü doğumdur, yoksa ilk defa kendini yalnız hissettiği an mı? Eğer ikinciyse, ben çok defa doğdum. Ve her doğumumda biraz daha öldüm. Kendimi hep kervansaray gibi hissettim. Nice kervan geldi geçti. Nicesi oturdu da bir yudum çay içti. Bir kısmı geldi misafir oldu geçti gitti, bir kısmı da kullanıp attı gitti. Yağmur yağdı, gelene şemsiye oldum. Kar yağdı, giyilen ele bir eldiven oldum. Sert bir ayaz oldu, omuza atılan bir kaban oldum. Peki ya ne aldım karşılığında? İnsana koşmaktan, insanda insan olmak diye tutturmaktan ne aldım yaradan başka?
Gönül defterimi açarım, satır aralarında yalnızlığın mürekkebini kurumuş bulurum. Ne yazdıysam silinmiş, ne sildiysem iz bırakmış, insana insanın değmediğini görürüm. Bir insandır, bir fanidir deyip de kendi kalbimde kendime misafir kaldığımı görürüm.
Zannederdim ki ihsan ettikçe, verdikçe, çabaladıkça çoğalır insan. Meğersem eksilirmiş, azalırmış, kül olurmuş. Her kapıya varışımda bir parça bırakmışım kendimden. Her vedada içimden bir sokağın lambası sönmüş. Bakarım içimdeki şehire; ne ışık var içimdeki sokaklarda, ne de elimde bir pusula. Haritası eksik bir şehir taşıyorum yüreğimde.
İnsan böyle ırak kalınca, böyle çaresiz hissedince eline kalem almak dışında bir çare bulamıyor. Ben ise şunları yazdım;
"Seslerin, gözlerin ve mezar taşlarının gölgesinden kendime seslenmek isterim; bil ki senden ırak, sana düşman düştüm. Bir vakit ismimi rüzgâr taşırdı ufuklarda, şimdi ise kendi adımı anmaya bile dilim varmaz oldu sayfalarda. Sükûtun koynunda kaybolmuş bir gölge gibiyim; kendi yurdumdan sürgün, kendi içimde mahzun gibiyim. Soran olursa iyiyim, duyan olursa dağ gibiyim. Konulan kalplerde hançer, görebilen gözde akan bir kan gibiyim...
Kulaklarımda dinmez bir fırtına uğuldar, dillerde ise buz kesmiş bir sessizliğim var. Mazi gibi konuşmaya ne kudretim yeter, ne de susmaya mecalim var; Kah yakınlarda helallik alacağım, kah yolumda gezinen şeytanlar var. Vah ki, vah... Yolumun başında bana tebessümle bakan çocukluğum var...
Avucumda bir tutam toprak tutarım; üstünde gezinen karıncalar var. Yanımda yarım kalmış bir kitap, çantamda yenisi; Babamdan kalan birkaç söz, hatıramda geçmişin izi var. Her satırım yetim, her harfim hazin; okudukça çoğalan viranelerim, gördükçe ağıran tellerim var.
Sorular ekerim kalbime, cevapsız bir çöl toprağına tohum serperim. Her umudum filizlenmeden kurur, her düşüm bir hazan çiçeği. Bilmem mesrur muyum, bilmem noksan mı; söyleyin bana, kaderin eski defterinde okunmadan kapanacak olan solgun bir yaprak mı?
O yaprak misali ömrüm, doğdu ve bir gün öldü. Ne duyan oldu, ne de bilen güldü. Ademoğlu işte, ağızdan çıkan bir söz ile mest oldu. Peki ya suretim; ağlarken yanımda kim durdu?
Gözlerimin ardı kurşuni bir akşam, berisi zifir bir gecedir. Bu koca cihanda gönlüm kimsesiz bir hece gibidir; yollarım ıssız, sözlerim kalp delen bir ok gibidir; ah, ah... Çekilip atılan da bir ben miyim?
Memed oğlu Memed.. şu virane caminin taşlarına yaslanıp yine sana hitap ederim; kaderimin kırık aynasında yüzümü arar, bulamam da sana seni şikayet ederim. Bir vakit ismimi ufuklara taşıyan rüzgâr vardı, şimdi kendi adımı anmaya dahi dilim varmaz, sus dilim sus.. Kalbimi sana mühür ederim.
Yollar bana yurt olmaz, gölgem bana dost olmaz; her adımda kendimden biraz daha kaçar, kendimi kendime inkâr ederim. Bir harf kadar hafif, bir mezar kadar ağır hisseder; yaşadım sanırım lakin yaşadığımı inkâr ederim. Ne bir duam göğe varır ne de sesim yere iner; İki suskunluk arasında kalır, kendi içimde sana veda ederim."
Bazen yazmaktan da nefret etmek gerekir.
Zira bir gün anlarsın ki, yorulmak yürümekten değildir; dönüp bakınca varılan hiçbir yer görememektendir. Yollar bitmez, bitmez bitmesine lakin varacağın yerler tükenir ya, sen de o tükendiğin yerde kalırsın. Sonra yazmak da yorar. Bir vakitler sanarsın ki dünya geniştir; meğer insanın, insanların içi dar imiş. Kalabalıklar çoktur; meğer kalacak kimsem yok imiş. Birisine, birilerine, bir şeye koyulan hürmet, onun haddinden pek fazla imiş. Biri bin etmek, kendi mezarıma döktüğüm bir damla su imiş. Kendimi kendi mezarıma koyup da gömülen bir ben miyim?
Kapılar fazladır insan gönlünde amma açılan her kapı kapanmaya mahkûm gibidir. Herkes birine yetişir gibi koşar amma kimse kimseyi sevmez gibidir. Koşar insanoğlu bir kalbe, bir söze, bir ihtimale. Lakin her koşu, biraz yorulmak gibidir. Her yetişiş, bir geç kalışın başka adı ve her “buradayım” diyen ses, aslında birazdan gidecek olan gibidir. Bir şeyi sevmek bile artık bir sığınak değil, geçici bir durak gibidir. Oturursun, ısınırsın, sanırsın ki kalıcıdır; meğer kalkış saati çoktan yazılmış gibidir. Kimse kimseyi tamamlamaz; herkes birbirinin eksikliğine bir süreliğine misafir gibidir. İnsan, insana tutunur sanır; oysa her tutunma, biraz daha düşüş gibidir. Ve düşüş dediğin şey, bazen yere değil, gözde dolan o yaş gibidir.
Bir söz verilir, rüzgârla gider gibidir.
Bir yemin edilir, suya yazılan gibidir.
Bir bakış ki tutulur lakin,
O bakış gözden düşen gibidir.
Bir gözden düşen gibidir...
İzlediğim dizide şu sözler geçer: "Talih ki, nice insanları kalabalıklar içinde yalnızlığa mahkûm eder."
Bu sözleri söyleyen de II. Mehmed. Hani şu ismimi aldığım o inanılmaz şahsiyet. Halil İnalcık'tan okumuştum, o da ben gibi memnun değilmiş hayatından. Paşalarından, oğullarından şikayetçi, hayatını adayabileceği eşlerinden ise pek bir muzdarip. Şöyle bir sözü geçer hayatındaki kişiye;
"Bir mektup yazdım sana, lâkin göndermedim;
Zira her kelâmım yolda inkisâra uğradı. Zarfın üzerine yalnız bir kelime yazdım:İnkisâr;
Zira ne lisan kifayet etti hâlime,
Ne de cümleler tahammül eyledi içimdeki hâlime...
Ben ki Avniyim, ne cihan-ı padişah, ne de mülk-ü toprak.
Sana veremediğim bu bağrımın derin sızısı; Gayrı vermediğim o hak."
Tarihin en büyük isimleri bile kendi içlerinde tam değilmiş. Dışarıdan bakınca kudret, içeriden bakınca eksiklik dolu imiş. Belki de mesele hiç “güçlü olmak” değil; gücün içinde bile yalnız kalabilmek imiş. II. Mehmed gibi bir hükümdarın bile insanlara dair kırgınlık taşıması, aslında şunu gösterir: insan değişmiyor, veyahut insan insana değmiyor.. Ben ise hâlâ kabullenemiyor, olmayana olacak olanı addediyorum. Sultanın dahi diyemediği o kelamı içimde taşıyor, bir vakit görürüm diye olmayacak işe amin diyorum. Ne her duaya amin diyecek bir adem oldum, ne de olacağım. Ne Avniyim, ne de II. Mehmet lakin kendi yazdığım yazının altına imzamı bırakır, her şeyi siler atar, yoluma devam ederim. 24 ne gösterir bilinmez. Kâh üzülür, kâh sevinir, kâh yürürüz. Hepsinden öte bir yeminim var ki, durduğum yerleri kül edip içimde yakar, döndürdüğüm akrep ve yelkovanları kırıp atarım. Yarındır, yarın ki, doğduğum günü milat sayar, Ailem hariç herkesi mezar yaparım.