Kitabı teoloji ve metafizik eksenli bir makale ile alıntılarımı da içeren bir gözle okudum. Çok ağır lakin anlaşılmaz da değil. Kendimce gerek makaleden gerek kitabın kendisinden yaptığım alıntılarından, kitabın bendeki izdüşümünü hatırlatacak olanlarını paylaşacağım. Okuyanları aydınlatması umulur. İki parça halinde…devamıKitabı teoloji ve metafizik eksenli bir makale ile alıntılarımı da içeren bir gözle okudum. Çok ağır lakin anlaşılmaz da değil. Kendimce gerek makaleden gerek kitabın kendisinden yaptığım alıntılarından, kitabın bendeki izdüşümünü hatırlatacak olanlarını paylaşacağım. Okuyanları aydınlatması umulur. İki parça halinde yayımlayacağım alıntılarımı:
KONU 1
Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla degil.Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır. Felsefe konularında yazılmış çoğunluk tümceler ve sorular yanlış değil, saçmadır. Bu yüzden de bu türden soruları hiçbir şekilde yanıtlayamayız, ancak saçmalıklarını saptayabiliriz. Filozofların çoğunluk soruları ve tümceleri, dil mantığımızı anlamamamıza dayanır.
(Bunlar, İyi'nin Güzel'den daha özdeş olup olmadığı türünden sorulardır.)
Ve şuna da şaşmamalı ki, en derin sorunlar aslında
hiç de sorun değildir.
Burada Wittgenstein, dili geometriye benzetir:
* Yer Belirleme: Bir tümce (cümle), "mantıksal uzamda" bir yer belirler. Yani bir şeyin doğru veya yanlış olabilme imkânını ortaya koyar.
* Bütünlük: Bir cümle tek bir yeri belirlese de, o yerin var olabilmesi için tüm mantıksal uzamın (dilin kurallarının) zaten orada hazır olması gerekir. Bir koordinat sisteminde bir nokta belirlemek için bütün eksenlerin önceden var olması gerektiği gibi.
Dil Düşünceyi Giydirir (Görünüş vs. Gerçeklik) (4.002)
* Elbise Benzetmesi: Wittgenstein, dilin düşünceyi "giydirdiğini" söyler. Bir insanın giydiği elbisenin şekline bakarak vücudunun gerçek formunu tam olarak anlayamazsınız; çünkü elbise vücudu korumak veya başka amaçlar için tasarlanmıştır.
* Günlük dil de böyledir: Sözcüklerin dış görünüşü, altındaki mantıksal yapıyı gizler. Bu yüzden dilin yüzeyine bakarak derinindeki mantığı doğrudan göremeyiz.
KONU 2
Anlam, Doğruluktan Önce Gelir
Metnin en can alıcı noktası şurasıdır: Bir noktanın siyah mı yoksa beyaz mı olduğuna karar verebilmeniz için, önce "siyah" ve "beyaz" kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeniz gerekir.
Bir cümleye "Bu doğrudur" veya "Bu yanlıştır" diyebilmeniz için, o cümlenin hangi koşullar altında doğru sayılacağını (anlamını) önceden biliyor olman gerekir. Yani; anlam, doğruluktan önce gelir. Anlamı olmayan bir şeye doğru veya yanlış diyemezsiniz.
KONUS 3
"Düşünülebilir her şey, açık düşünülebilir. Söylenebilir her şey, açık söylenebilir."
Yani eğer bir şeyi tam olarak anlatamıyorsak, bu konunun "derin" olmasından değil, dilimizi yeterince net kullanamıyor oluşumuzdandır. Eğer bir şey mantıksal olarak mümkünse, pekala dil ile berrak bir şekilde ifade edilebilir.
KONU 4
Kalbin (estetik) bilgisinin aklın bilgisinden farkı kadim zamanlardan beri bilinmektedir. Çünkü akıl kalbin neden ve amaçlarına yabancıdır. Çünkü estetik duygunun tam olarak kavramlaştırılması mümkün değildir; kavramsal düşünceye indirgenmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kant, "estetik tavrın kavramsızlığa dayandığının altını önemle çizmektedir. (Tunalı, 2018, s. 40)
KONU 5
Aslında Batı modernizminin temelinde yatmakta olan hümanizm anlayışı, hakikat yorgunudur; kendini hakikat seviyesine yükseltmeye girişmektense, hakikati kendi seviyesine indirgeme konformizmine talip olmaktadır. (Guenon, 2005, s. 109)
KONU 6
Wittgenstein'a göre, ahlakın biricik ilkesi vicdandır. Çünkü "Vicdan, Tanrı'nın sesidir." (Wittgenstein, 2016, s. 130) Vicdanına göre eyleyen yaşamın ereğini gerçekleştirmiş olur ve dolayısıyla mutlu olur. Mutluluk vicdanına göre eylemektir. Biri çıkıp da ben vicdanıma göre eyledim ve mutsuz oldum diyebilir mi? Diyemez! Neden? Çünkü seni mutsuz eden vicdanın değil midir? Eğer vicdanına göre eylediysen mutlu olman gerekir. Demek ki, vicdanına göre eylememişsin ki mutsuz olmuşsun. "Nasıl ki ahlakta "mutlu yaşam iyi" ise, sanatta da "güzel, mutlu kılan şeydir." Güzel, Tanrı ve ahlak vb. olgular açıklanamaz, çünkü açıklamak için bir temel gerekir. Oysa bunlar kendileri temeldir; "Her şeyin ne olduğudur Tanrı. Tanrı'dır her şeyin ne olduğu." Var olma, sanat, ahlak ve estetik hepsi ancak "Tanrı'nın teminatıyla var olur; tıpkı dünyanın var olması gibi." (Soykan, 2016, s. 38-41; Wittgenstein, 2016, s. 128-130)
KONU 7
Wittgenstein'ın din felsefesi bağlamında temel tezi denebilecek husus, hakikatin sözün bittiği ve dillendirilemeyen alanlarda aranması gerektiğidir. Peki, sözün ve rasyonalitenin bittiği noktada rehberimiz ne olacaktır? Bu noktada rehber, Wittgenstein'a göre, ancak etik/estetik haz olabilir. Çünkü rasyonel bilgi ile etik/estetik bilginin sağladığı haz, birbirinden esaslı bir şekilde farklıdır. Olgusal ya da rasyonel söylemin hatası, bu farkı yok sayması nedeniyledir. Estetik bilginin karakteristiğine dair bu dile getirilemeyen farkı ortaya koyanlardan biri de Pascal'dır ki; "Kalbin kendine has nedenleri vardır / aklın hiç bilmediği" şeklinde ifade etmektedir. (Pascal, 2017, s. 79) Güzellik öznel ve ereksiz bir amaçlılıktır. Çünkü ereğı bizatihi kendisidir, coşkulu ve ahenkli bir güzelliktir. Kendisinden öte bir amacı olmadığı gibi, değeri için de başkaca bir faydaya ihtiyacı yoktur. Kant'ın ünlü ifadesiyle, güzellik "amaçsız bir amaçlılıktır." Değeri faydasından ya da başka bir erekten kaynaklı değildir, kendinden menkuldür. Nihai güzelliğin kendisi aynı zamanda amacını da içinde taşımaktadır. (Tunalı, 2018, s. 40) Estetik bilginin bilimsel ve rasyonel bilgiden karakteristik olarak farkını ortaya koyduktan sonra dini olgu ve bilginin karakteristiğini anlamak daha kolay olacaktır.
KONU 8
Bilimin olgusal ve algısal olan ile kendini sınırlaması, yöntemi gereği olgulara parçacı ve algoritmatık şekılde yaklaşması rasyonel ve tutarlı bır yaklaşımdır. Felsefenin perspektifinin bilimden daha kapsamlı ve kuşatıcı olması gereği de açıktır. Dinin hedef ve ideali ise felsefenin vizyonundan daha geniş kapsamlı ve üstündür. Felsefe hakikatı uzaktan izlemek ve tanımlamak istemektedir. Oysa din hakikati görmek, tanışmak, tecrübe etmek ve tatmayı esas almaktadır. Yalnızca bilmek değil, hakikat ile iç içe olmak, hakikati yaşamak ve hakikat ile bütünleşmek istemektedir. Felsefe salt bir teori, din ise bütünlüklü bir yaşam arayışıdır. Din gerçeğin bir parçası ya da parçalı bütününe değil hem iç hem de dış tecrübeyi kapsayan holistik (bütünün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla olduğunu savunan görüş) bütününe taliptir.
KONU 9
Ancak akıl doğası gereği öncelikle kendi çıkarını ve parçanın menfaatini önceleyen bir yapıdadır. Vahiy ise kendini değil başkalarını öncelemektedır. Parçanın değıl herkesın ve bütünün menfaatını gözetmektedir. Felsefeye göre din gerçeğın değıl, hayalın peşindedir. Oysa gerçek aslında tam tersidir; felsefe katıksız bir teori ve spekülatif metafizikten ibaret iken din yaşam ile iç içedir. (Türer, 1992, s. 21-22) Dolayısıyla din insanın derin kodlarından (fitrat) gelen nihaî ilgi nedeniyle varlıkla organik ve varoluşsal bir yaşam biçimi önermektedir.
KONU 10
Doğru anlamayı sağlayacak en güvenilir araç olan gramer artık adeta her şeydır.
Satranç taşları ile dama oynanması örneğinde rollerin karıştırılmamasını sağlayan, derin gramerden başkası değildir. Benzer şekilde, din dili ile bilim dili ya da masal dili, tarih dili, sanat dili arasındaki gramer farkı yüzeysel gramerden değil, derin gramerden
kaynaklanmaktadır. Bılım dili ile dın dıli anlaşılmaya kalkışıldığında muhtemel bır
'gramer kargaşası' riski söz konusudur. Çünkü hangi oyunu oynadığımıza bize gramer sözler; "Objelerin ne tür bir obje olduğunu bize gramer söyler (teoloji de gramer gibidir)" (FS, 373) Tarctatus'a göre, öz mantıkta görülmekte iken Felsefi Soruşturmalar'da artık
Wittgenstein, "öz gramerde ifade edilir." (FS, 371) diye düşünmektedir. (Greisch, 1999,
KONU 11
En gizli hakikatleri yakînen bilen şeytanın dahi iman etmemesi, iman etmek için tek başına bilginin yeterli olmadığını imlemektedir. Dolayısıyla, iman edimi için belirli bir noktadan sonra bilgi algoritmasının dışına çıkılması gereği açıktır. Zaten bilgi algoritması dışına çıkıldığı için kategorik bir ayrım söz konusu olmakta ve inanç dediğimiz farklı bir kategorı doğmaktadır. Wittgenstein'a göre, iman spekülatıf zekânın ve aklın ihtıyaç duyduğu bır şeyden ziyade ruhun ya da yüreğın ıhtıyaç duyduğu bır aşk, etik, estetik, şıir, müzikalite vb. bir coşku durumuna daha yakın bir varoluşsal kategoridir.
KONU 12
Paradoksal bir şekilde, yaşamayı çoğaltamayan sözü çoğaltmaktadır.
Wittgenstein' ın 'susku metafiziği' bunu anlatmak ister. Yoksa 'sessiz iman' talep ederken imanın sesini kısmak gibi bir beklentisi yoktur. Bilakis iman ögelerinin söze gelmeyen büyüklüğüne vurgu yapmaktadır. Aslında sanılanın aksine, sadece imanın değil, bilginin de büyük kısmı epistemolojik olmaktan ziyade ontolojiktir; yaşamayan (tatmayan) bil/e/mez; baba olmayan babalığı, hasta olmayan hastalığı, aşık olmayan aşkı, yaşlı olmayan yaşlılığı gerçek anlamda bilemez. Kadım bilgelerden Solon yöneticilere bu gerçekliği "önce boyun eğmeyi öğren, sonra buyruk ver!" diyerek, yaşa ki yaşatabilesin diye öğüt verirmiş. Böylece, bir ideali, bir aşkı, bir imanı yaşamadan bilmenin bir imkânı bulunmadığını ifade etmektedir. Bu durumda ise artık önümüzde Wittgenstein'ın "bilgece bir sessizlik" yolundan başkaca bir yol kalmamaktadır. (Hadot, 2015, s. 18-21)