Film konusu: Muazzam güzel hava görüntüleri ve kamera karşısında anlatılan insan hikayelerinden oluşuyor. Human, iki yılı aşkın bir sürede, 60'ın üstünde farklı ülkeden, 2020 kişiyle yapılmış röportajların bir bütünü. GÜLÜMSEMEK HER DİLDE AYNIDIR :) Öyle bir belgesel ki bu; kendini…devamıFilm konusu: Muazzam güzel hava görüntüleri ve kamera karşısında anlatılan insan hikayelerinden oluşuyor. Human, iki yılı aşkın bir sürede, 60'ın üstünde farklı ülkeden, 2020 kişiyle yapılmış röportajların bir bütünü.
GÜLÜMSEMEK HER DİLDE AYNIDIR :)
Öyle bir belgesel ki bu; kendini inşa etmek, zihnindeki prangaları kırmak isteyen her ruhun dalarak izlemesi gereken bir "insan panoraması." Onu diğerlerinden ayıran en büyük fark; dinlerin, dillerin, ırkların ve cinsiyetlerin ötesinde, tam 2020 farklı kalbin bir kameranın merceğine dürüstçe dökülmesi. Karşımızda sadece yüzler yok; yaşanan acılar, süzülen deneyimler ve insanın insana bakışını kökten değiştirecek bir hakikat aynası var. Anlatılan her hikâyede, o insanların gözlerindeki derin kederi ama aynı zamanda dimdik duran o vakur ruhu görebiliyorsunuz. Adeta "Gözler kalbin aynasıdır" sözünün ete kemiğe bürünmüş halidir bu yapıt.
Mutluluğun binbir yüzü vardır ama belki de en yalın hali tektir: "Hayattasındır ve bu mutluluktur." Babasından gördüğü şiddetle sevgiyi yanlış tanıyan ve başkalarını inciten bir gencin, gerçek mutluluğun "sevilmek" olduğunu keşfedişine tanıklık ediyoruz. Mutluluk; bazen yağan yağmurda, bazen içilen bir bardak sütte, bazen de ayak bastığın bir parça toprakta gizlidir. Gece gündüz ışığı yanan bir evde yaşamak, bir motora sahip olmak, çocukların eve dönüş sesini duymak ya da sadece yürüyebilmek... Belki de mutluluk dediğimiz şey, bizde eksik olanın peşindeki hasretimizdir.
Savaşın soğuk nefesi ve silahın karanlığı da sızıyor perdeye: "Barış için yaşardık. Kavgamız öldürmezdi. Önceleri sadece hastalıktan ölürdük. Şimdi ise tek atışta üç can gidiyor; gömülmediler bile, belki de hayvanlara yem oldular. O silah kötüdür; yeni nesli ve ülkeyi barıştan mahrum bırakıyor." İnsan durup sormadan edemiyor: Neden bunca savaş, neden bu bitmek bilmeyen açgözlülük? Herkesin kendine has bir "iyi ve kötü" tanımı var ama karşıdaki de aynı eti kemiği taşımıyor mu? Onun da bekleyeni, sevdiği, korkuları yok mu? Hepimiz aynı duyguların denizinde yüzmüyor muyuz? Bu dünyada bölüşemediğimiz, ruhumuzu daraltan o şey tam olarak nedir?
On yaşındaki bir çocuğun dudaklarından dökülen "Ölümden korkmuyorum" cümlesi kalbinize oturuyor. Ailesini kaybeden bir gencin affedemeyişi ile on yaşındaki kızı Abir'i hayattan koparan İsrail askerine kin gütmeyen o babanın yüceliği arasında sarsılıyorsunuz. Babasının o muazzam savunması yankılanıyor kulaklarda: "Abir bir savaşçı değildi, o sadece bir çocuktu." Çevresi ona "Affetmeye hakkın yok" dediğinde ise insanlık dersi veriyor: "Onun adına intikam almaya da hakkım yok."
Dedesine bardağın her zaman dolu tarafını nasıl gördüğünü soran torununa, ihtiyarın verdiği o sade ve derin cevap: "Bardak güzelmiş."
"Bırakın da yaşayayım" feryadı altında ezilirken; Alman subayının Yahudi katliamındaki o anlık insanlığı, seksen yaşına kadar aşkı tatmamış bir dedenin hüznü karşısında kendinizden utanıyorsunuz.
Unutulmamalıdır ki; "İnsan bu duygularla doğmaz; hem sevgi hem de nefret deneyimlerle olgunlaşır." Kimse katil olarak doğmaz; kalpler, yaşadıkça ya çiçek açar ya da taş kesilir. Bu belgesel, bize sadece başkalarını değil, aslında kendimizi de hatırlatıyor.