Spoiler içeriyor
Film konusu: "Soraya'yı Taşlamak" (The Stoning of Soraya M.), 1986 yılında İran'ın bir köyünde kocası tarafından asılsız zina iftirası atılan ve taşlanarak (recm) öldürülen 35 yaşındaki Soraya Manutchehri'nin gerçek hayat hikayesini anlatan 2008 yapımı çarpıcı bir drama filmidir. "Güneş, o…devamıFilm konusu: "Soraya'yı Taşlamak" (The Stoning of Soraya M.), 1986 yılında İran'ın bir köyünde kocası tarafından asılsız zina iftirası atılan ve taşlanarak (recm) öldürülen 35 yaşındaki Soraya Manutchehri'nin gerçek hayat hikayesini anlatan 2008 yapımı çarpıcı bir drama filmidir.
"Güneş, o sabah utancından geç doğmalıydı; zira toprak, üzerinde yürüyenlerin kalbindeki karadan daha karanlık bir hırsla kaynıyordu."
Film, sadece bir kadının katlini değil; bir köyün, bir geleneğin ve sözde bir adaletin toplu intiharını resmeder. Kendi nefislerini ilahi bir kılıfa bürüyenlerin, "Allah" nidalarıyla bir masumun canına kastetmesi; inancın nasıl bir zulüm silahına dönüştürülebildiğinin en acı vesikasıdır. Soraya’nın bembeyaz elbisesi, toplumsal kirliliğin ortasında asılı kalmış son saflık bayrağı gibidir.
Zehra, sadece bir teyze değil; adaletin susturulduğu yerde hakikatin sönmeyen meşalesidir. O, kelimelerin kılıçtan keskin, hafızanın ise ölümden güçlü olduğunu bilir. Dünyaya bu vahşeti duyurma çabası, "Taşlar bedeni parçalar ama sükût ruhu çürütür" düsturunun ete kemiğe bürünmüş halidir. O, vahşetin tanığı değil, hakikatin muhafızıdır.
O sarsıcı sahnede, taşlar üzerine bir yağmur gibi yağarken Soraya’nın başını eğmemesi, bir boyun eğme değil; cellatlarından daha yüce olduğunu sessiz bir haykırışla ilan etmesidir. Anne bak melekler uçuyor...
"Bir işaret gönder Allah'ım" diyen dillerin, mucizeyi gördüklerinde dahi hırslarına yenik düşmeleri, insanoğlunun kibrinin kendi tanrısını bile nasıl susturmaya çalıştığının kanıtıdır.
İlk taşı babası, eşi ve çocuklarının atması ve Soraya'ya her taş atıldığında Ali'nin yüzündeki gülümseme aklıma sadece "İnsanoğlu en büyük canavardır" sözünü getiriyor ve her saniyesinde insanoğlu daha ne kadar kötü olabilir dediğimde yutkunamaz hale geliyorum.
Film bittiğinde zihnimizde yankılanan, o korkunç taş sesleri değildir. Zihnimizde asılı kalan; Soraya’nın kızıl kana boyanmış beyazlığı içinden bize bakan o hüzünlü ve mağrur gözleridir. O bakış, izleyiciye şunu fısıldar: Adalet, sadece mahkeme tutanaklarında değil, insanın içindeki o ince sızıda, vicdanda yaşar.
Soraya’yı Taşlamak, insanlığın kendi vahşetiyle yüzleştiği bir ağıttır. Soraya o gün sadece kendi köyünde değil, adaletin kör olduğu her coğrafyada yeniden taşlanmıştır. Ve biz biliyoruz ki; dünyanın herhangi bir yerinde bir kadın haksız yere kurban ediliyorsa, o toprağa düşen her taşın ağırlığı, sessiz kalan tüm insanlığın omuzlarındadır.
Çünkü Soraya ölmedi; o, hakikat arayan her vicdanın içinde, rüzgârla savrulan bir direniş çiçeği olarak kalmaya devam ediyor.
"En büyük cinayet içindeki vicdanı öldürmektir." Fiziksel bir cinayetten öte, kişinin insanlığını ve ahlaki pusulasını kaybetmesidir.