YALAN OLMADAN, FANTEZİ VE METAFOR DİYE BİR ŞEY YOKTUR. “SANIRIMLAR.. YALANLAR..” Uygar barbar: insan, gerçeğe dayanamadığı için yalana sığınır. Tek bir şey. Tek bir şeyi insanlık tarihinden çıkartırsak, %99.9 oranında bir değişimle karşılaşırız. Yine yemek yerken çatal kullanabilir, eğitim alıp…devamıYALAN OLMADAN, FANTEZİ VE METAFOR DİYE BİR ŞEY YOKTUR. “SANIRIMLAR.. YALANLAR..”
Uygar barbar: insan, gerçeğe dayanamadığı için yalana sığınır.
Tek bir şey.
Tek bir şeyi insanlık tarihinden çıkartırsak, %99.9 oranında bir değişimle karşılaşırız. Yine yemek yerken çatal kullanabilir, eğitim alıp verebilir, çalışabilir, kısacası; beslenme-barınma-üreme ihtiyaçları karşılanabilirdi. Yine de %99.9 farkla olurdu.
Düşünsenize, sansürün olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Kendimizi sansürleyemediğimiz bir yaşam ne sıkıcı ve katlanılmaz olurdu. Gerçekliğin çarpıcı soğukluğu altında yaşamayı kim ister ki? Çok sıkıcı. İçinde bulunduğumuz yaşama küçük bir mola verip bir düşünelim; bakıma muhtaç, insanlara deneyimlerini sözlü aktarım dışında hiçbir işe yaramayan yaşlı insanları bırakıp unuttuğumuz yere, “Huzurevi” değil de, "Yaşlı Umutsuz İnsanlar İçin Üzücü Bir Yer" dediğimizi.
Uygar Barbar ve Yalanın İcadı
“Uygar barbar: insan, gerçeğe dayanamadığı için yalana sığınır.”
Bu cümle bir metafor değil, bir tespittir. Yalan, genellikle ahlaki bir sapma ya da bireysel bir kusur olarak değerlendirilir. Oysa mesele bu kadar basit değildir. Yalan, insanın toplumsal ve zihinsel varoluşunun kurucu unsurlarından biridir. Bir eksiklik değil, bir işlevdir.
Gerçeklik, çoğu zaman olduğu haliyle yaşanabilir değildir. İnsan ilişkileri, duygular ve toplumsal düzen, çıplak gerçeklik üzerine kurulamaz. Bunun en basit örneklerinden biri gündelik dilde görülebilir. İnsanlar birbirlerine sürekli olarak tam anlamıyla doğru olanı söylemez. Bunun nedeni yalnızca korku ya da çıkar değildir. Daha temel bir sebep vardır: Gerçeğin doğrudan ifadesi, çoğu zaman dayanılamazdır.
Veya SANSÜR olmasaydı; Roma, Britanya, Çin, Moğol, Bizans ve Osmanlı gibi örnekleri olan oluşumlara imparatorluk değil de; “Tecavüzcü, işgalci, sömürgeci, ilhakçı, sapık, düşkün, diktatörlükler” dediğimizi bi düşünsenize. Aslında ne sıkıcı ve mide bulandırıcı olduklarını bilmek hiç te keyifli olmazdı.
Sakın yanlış anlaşılmasın! “Talihsiz” bir gerçekliğin darbesini yumuşatmak için söylenen, adına “Beyaz yalan” denilen şey bundan bağımsız değil, zaten yukarda söz konusu olanların hepsi “beyaz yalan”dır. Yalanın rengi yoktur, ama beyaz yalan en tehlikelisi pardon en masumudur. Çünkü, beyaz yalan olmasaydı, umut diye bir kandırmaca, umut diye bir iyilik muhtevası olmayacaktı.
“Aşk” kavramı buna iyi bir örnektir. Aşk, tarihsel ve kültürel olarak inşa edilmiş bir anlatıdır. Bu anlatı, biyolojik dürtülerin doğrudan ifadesinin yerine geçer. “Seni arzuluyorum” ifadesi, gerçeğe daha yakın olabilir; ancak insanlar bu dili kullanmaz. Bunun yerine “seni seviyorum” ya da “sana aşığım” gibi ifadeler tercih edilir. Bu durum bir aldatmaca değil, bir düzenleme biçimidir. İnsan, ilişkilerini sürdürebilmek için gerçeği dönüştürür.
Benzer bir durum toplumsal yapılar için de geçerlidir. Tarihsel olarak imparatorluklar, fetih ve şiddet üzerine kurulmuştur. Ancak bu yapılar kendilerini “medeniyet”, “düzen” ya da “ilerleme” gibi kavramlarla tanımlar. Bu kavramlar gerçeği tamamen ortadan kaldırmaz, fakat onu yeniden çerçeveler. Böylece şiddet, meşruiyet kazanır. Bu da yalanın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda yapısal bir işlevi olduğunu gösterir.
Filmde herkesin yalnızca doğruyu söylediği bir dünya tasvir edilir. İlk bakışta bu durum ideal gibi görünür. Ancak kısa sürede bu dünyanın işlevsiz olduğu anlaşılır. İnsanlar filtre kullanmaz, duygusal tamponlar yoktur ve iletişim doğrudan gerçekle sınırlıdır. Bu durum özgürlük değil, katlanılmaz bir sertlik üretir.
Filmin kırılma noktası, başkarakterin ilk yalanı söylemesidir. Bu yalan, bir çıkar amacıyla değil, ölmek üzere olan annesini rahatlatmak için söylenir. Ölümden sonra daha iyi bir yer olduğu anlatılır. Bu sahne, yalanın ahlaki ve psikolojik işlevini açıkça ortaya koyar. İnsanlar gerçeği öğrenmekten çok, onunla başa çıkabilecek bir anlatıya ihtiyaç duyar.
Yalanın icadı değil! Aslında “ilkel-orijinal olan dışındaki ‘her şeyin’ icadı” demek daha yerinde bir tanımlama olur. Evet, her şeyin icadı. HERŞEYİNİCADI!
Yalan diye bir şey olmasaydı, ahlak, saygı, şüphe denilen şeyler yerini hayal kırıklığına bırakır olurdu. Yalan olmasaydı, %1’lik kesimin konforu ve elindeki kontrol mekanizmasını topluma mal edemez, adına “toplum ahlakı” diyemezdik. Yalan olmasaydı, düşüncelerin saygı duyulması gerektiği değil, diyalektik çözümlemeyle tartışılması, var veya yok edilmesi gereken bir şey olması gerekirdi. Yalan olmasaydı, şüphe diye bir şey olmaz, onun yerine; beyinin nöro-elektrik fonksiyonları stabilleşir ve tanrı veya diğer kutsallık metaforları gerçekten-gerçek olmuş olurdu.
Eğer; YALAN DİYE BİR ŞEY OLMASAYDI.
Yaşamdaki eğlencenin rolü de değişmiş olurdu. Film ve dizi gibi görsel alanların olması mümkün olmayacaktı. Çünkü, “sanrının” olmaması demek rol yapmayı imkansız kılardı. Her şeyin olduğu gibi yazıldığı bir dünyada seyir zevki denilen durum, yazılanların biri tarafından okuduğu görsel materyaller olurdu. Bunun dışında başka bir durum tahayyül etmek oldukça zor. Çünkü, gerçek-gerçekler yazılsa bile herhangi bir şeyi canlandırmak, rol yapabilme, manipüle edebilme yalandan bağımsız şeyler değil. Hayal gücümüz ya var olmayan şeyleri sanrılaştırmaktan ya da olabilecek şeyler hakkında spekülasyon yapmaktan ibarettir. Gerçek tek başına pek tatmin edici değildir; hayal gücüne ve birilerini yapılan şey-şeylere inandırmaya ihtiyaç vardır.
Bu noktada yalanın kapsamı genişler. Din, umut ve anlam gibi kavramlar bu anlatı ihtiyacının ürünüdür. Burada önemli olan, bu yapıların doğru ya da yanlış olması değil, ne işe yaradıklarıdır. İnsan, yalnızca bilgiyle değil, anlamla yaşar. Ve anlam çoğu zaman doğrudan gerçeklikten değil, onun yorumlanmasından doğar.
Yalanın işlevi yalnızca bireysel psikolojiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda toplumsal düzenin devamlılığını sağlar. Ahlak, saygı, normlar ve hatta kimlikler belirli ölçüde kurgusal temellere dayanır. Bu kurgular ortadan kalktığında, yerlerine daha “gerçek” olanın geçeceği düşünülür. Ancak çoğu durumda bu, düzenin çözülmesi anlamına gelir.
Varsayımsal olarak tanrı ve dinin yalan olmadığını düşünelim. Eğer din gerçeklere veya iyi niyetli-zararsız süpekülasynlara dayansa bile bunu kanıtlamanın hiçbir yolu yoktur. Tevrat, İncil veya Kuran’daki olaylar meydana geldiğinde ne biz oradaydık ne de yaşandığına dair nesnel kanıtlar gösterilebilir. Sorun, inanan insanların kendi kendine tanrı ya da ahiret gibi konularda süpekülasyonlar yapıp onlara inanması değil, olamaz da. Dinin yalan ve spekülasyondan başka bir şey olarak görülmemesi gerektiğini söylemek beni veya inanmayan diğer bir insanı en büyük yanılgıya götürür. Çünkü din, etrafımızda her gün gördüğümüz gerçeklerle aynı türden bir gerçek değil, etrafımızda karşılaştığımız sağduyuya dayalı gerçek şeyler gibi bir fenomen değildir. Dinin doğru olduğuna inanmakta sorun yoktur, ancak diğer insanlarla ilişkilerde onun sizin için olduğu kadar herkes için de doğru olduğunu varsaymamak gerekir.
Bu nedenle yalanı yalnızca olumsuz bir kategori olarak değerlendirmek yetersizdir. Yalan, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin bir aracıdır. Gerçeği ortadan kaldırmaz, fakat uygar yaşama devam edebilmek için onu dönüştürür. Bu dönüşüm, uygar yaşamı sürdürülebilir kılar.
insanın sorunu yalan söylemesi değildir. Asıl mesele, gerçeğin tek başına yeterli olmamasıdır. İnsan, gerçeği olduğu gibi yaşamak yerine, onu anlamlandırılabilir ve katlanılabilir hale getirmek zorundadır. Bu zorunluluk, yalanı bir tercih olmaktan çıkarır ve bir ihtiyaç haline getirir.
Bu yüzden insan, gerçeğe ulaşmaya çalışan bir varlık değil; gerçeğe dayanabilmek için onu değiştiren bir varlıktır.