"Tanrıyı bilmeseydim, tapardım Türklüğüme..." O kadar biz ki kitap. Dinledim, dinledim bitmesin istedim diğer kitaplarla teselli bulurum dedim. Ağladım güldüm sanki o aileden biriydim. Aslında hepimiz birbirimize benziyoruz. İçimizde yüzyıllarca izlediğimiz gökyüzü var bozkırda koşturmalarimiz, tenimizde esen rüzgâr, elimizde çapa…devamı"Tanrıyı bilmeseydim, tapardım Türklüğüme..."
O kadar biz ki kitap. Dinledim, dinledim bitmesin istedim diğer kitaplarla teselli bulurum dedim. Ağladım güldüm sanki o aileden biriydim. Aslında hepimiz birbirimize benziyoruz. İçimizde yüzyıllarca izlediğimiz gökyüzü var bozkırda koşturmalarimiz, tenimizde esen rüzgâr, elimizde çapa izlerimiz geçmedi hâlâ şu an hiç şehirlerden çıkmasakta. Kabaran toprağa gömdük ayaklarımızı, yağmurun her zerresini yüzümüzde hissettik ruhumuzdan aktı. Güneş kavurdu yüreğimizi sonra. Sevdiğimiz vardı bozkurtlarlar gibi severdik onunla varsak vardık yoksak yoktuk. Bazen ruhum çıkar gider kalbimin kabesine Ötüken'e. Diğer milletlerin gölgeleri bulaşmamişken özümüze. Her şeyin Türk olduğu zamanların hasretini çekerim. Tanrının karşısındaymiş gibi yaşanilan zamanların hasretiyle...
" İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir."
Bu dünyadan insanlar göçüp gider ama yaptıkları iyi şeyler kalır.
Gerçek mutluluğun da bir rastlantı sonucu olmadığını ,yaz yağmuru gibi birden bire başımıza düşmediğini söylemeliyim. Gerçek mutluluk, yavaş yavaş bakış açımızla çevremizle , çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.
Ah o umut! O hiç sönmeyen ama gerçekleşmeyen korkunç umut!
Aklıyla, yüreğiyle gerçeği olduğu gibi kabul etmesini bilecek mi?
"Sen kadınsın. Sen her şeyin üstündesin, daha bilgesin.
Yüzünde ve gözlerinde hem sevinç vardı hem keder, hem acıma vardı hem de veda bakışları!
" İnsanın kendine gelmesi, işe sarılması için çok az şeye ihtiyaç duyması şaşırtıcı değil mi? Bazen iyi bir söz işitmesi yetiyor. "
Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor, katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp atmak hiç de kolay olmuyordu.
Ne bir eksik, ne bir fazla. Hayat bizim hepimizi aynı teknede yoğurmuş, aynı yumağa sarmıştır.
Bir insanın kaderi, dağdaki patika gibidir: Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelip durur. İnsan tek başına böyle bir yolda ilerleyemez, ama birleşenler, birbirine omuz verenler her engeli aşarlar...
Başkaları için de dayanmam gerekiyordu. Öyle olmasa, çoktan eriyip gider, çiğnenip gider, toza toprağa karışmış olurdum. Bir savaşın haklısı, galibi olabilmek için, sonuna kadar savaşmak ve yenmekten başka çare olmadığını ben işte o zamanlar anladım. Ya savaşacak, yenecektik, ya da ölecektik! İşte, sevgili toprağım, seni rahatsız etmemek için buraya binek atımla gelir, acılarımla acılandırmamak için seni sessizce selamlar ve yine sessizce dönüp giderdim.
İnsanların insan olarak kalmalarıydı senin en büyük dileğin. Savaşın onları insanlıktan çıkarmamalarını, ruhlarından iyilik ve acıma duygusunu çıkarıp atmamasını istiyordun.
Savaş kanlı çizmeleriyle insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp yıkabilirdi ama, insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp onu gerçek anlamda mağlup edemezdi.
... anladım ki, bir ananın mutluluğu, milletin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa olsun, milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum."
“Halk bir denizdir, derin yeri de vardır, sığ yeri de…”