Tutkulu bir şiir sever değilim fakat bazı şahsiyetlerin şiirlerini okumayı ayrıca severim. İşte bunlardan biri olan Fatih Sultan Mehmet Han.. Avnî mahlasıyla yazdığı şiirlerini okumayı veya dinlemeyi pek değerli bulduğum müthiş insan. Daha önce, yine şiirlerinden birini dinlerken aynı zamanda…devamıTutkulu bir şiir sever değilim fakat bazı şahsiyetlerin şiirlerini okumayı ayrıca severim. İşte bunlardan biri olan Fatih Sultan Mehmet Han.. Avnî mahlasıyla yazdığı şiirlerini okumayı veya dinlemeyi pek değerli bulduğum müthiş insan.
Daha önce, yine şiirlerinden birini dinlerken aynı zamanda okuyabileceğim bir metinsel kaynak bulmak ümidiyle araştırmış, bu eseri bulmuş ve hemen edinmiştim. Kitapta hem Sultan Mehmed’in yazdığı orijinal dizeleri görebiliyor hem de bugünün diliyle "Burada aslında ne demek istemiş?" sorusunun cevabını uzman bir edebiyatçının yorumuyla okuyabiliyorsunuz. Bense düzenli bir okuma yapmıyorum, ara sıra açıp bir kaç sayfasını okumaktan daha çok keyif alıyorum.
Fakat bu kitap oldukça minimal; asıl eserden ise çoğumuz bihaberiz. Fatih Sultan Mehmed’in günümüze ulaşan tek eseri olan ve içinde derin anlamlar barındıran birçok manzumesinin yer aldığı asıl kitabı 'Dîvân'ın ilk baskısının, 1904 yılında Berlin’de, Doğu Dili ve Edebiyatına ilgi duyan bir Alman profesör tarafından yapılmış olması gerçekten çok ilginçtir. Profesörün bu girişimi, Fatih'in şiirlerinde kullandığı terimlerden hareketle onun coğrafya, felsefe ve astronomi gibi ilimlerle yakından ilgilendiğini açıkça görmesinden kaynaklanır. Sultan'ın hem siyasi dehasını hem de edebi yönünü araştırmaya, şiirlerinin derinlerindeki manaları keşfetmeye değer bulan bu istek, nitekim o günden bugüne birçok akademik araştırmaya da konu olmuş.
İşte tam burda bizlere haklı bir eleştiri doğuyor; bahsini ettiğim eserin, ülkemizde basımı için çok geç kalınması, eğitim içeriğine dahil edilmemesi ve divan şiiri kategorinde eksik değerlendirilmesi büyük bir kayıp. Bu durumun Divan Edebiyatına yönelik önyargılar ve siyasi nedenlerden kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.
Klasik Türk Edebiyatı araştırmacılarımız da bu konuya temas eden tespitlerde bulunmuşlardır. Onlar, bu çalışma gibi Dîvân edebiyatı geleneğinden beslenen nice eserin gölgede kalmasını, Cumhuriyet'in ilk yıllarında yeni rejimin ve sistemin kök salabilmesi için eskiye ait değerlerin bir dönem geri planda tutulması politikasına bağlarlar. Ancak bu devlet politikasının zamanla katı bir doğmaya ve bağnazlığa dönüştüğünü; okullarda onlarca yıl boyunca Dîvân edebiyatının halktan kopuk, sadece saraya hitap eden, dili ağır ve dalkavukça bir edebiyat olarak kötülenerek öğretildiğini ifade ederler.
Geleneksel okul kitaplarında sadece "saraya hitap eden yüksek zümre edebiyatı" olarak anlatılsa da, aslında askeri yazışmalardan halkın dilindeki mevlide kadar hayatın içine sinmiş, estetik derinliği çok yüksek 700 yıllık muazzam bir klasik kültür mirasıdır, Dîvân Edebiyatı. Bu muazzam kültürel hazineyi yeniden canlandıracak nesiller elbet olacaktır inşallah.
Bu durumun bir deliline de Diyarbakır gezim sırasında şahit oldum. Orada ziyaret ettiğim tarihi bir caminin kütüphanesinde, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından basılmış birçok nadide eser gördüm. Bunların arasından “Fâtih Dîvânı ve Şerhi” adlı esere de rastladım ve büyük bir mutlulukla satın aldım. Henüz cildini bile açmaya kıyamadığım 615 sayfalık bu dev eseri, hakkıyla okuyabilmek için doğru zamanı bekliyorum. Ayrıca kitap Raf’da bulunmadığı için eksik içerik olarak da bildirdim.