Ahh, Giuseppe Tornatore... Ne kadar özlemişim izlemeyi, ne kadar! Beni aldı götürdü; "Cennet Sineması"ndaki nostaljik huzuru, "Malena"daki tutkulu arzuyu, "Esrarengiz Kadın"daki merak ve gizemi, "The Best Offer" daki büyülü sanatı... A Pure Formality'deki varoluşsal sorgulamayı tüm bunları barındırıyordu 1900. Tornatore…devamıAhh, Giuseppe Tornatore... Ne kadar özlemişim izlemeyi, ne kadar! Beni aldı götürdü; "Cennet Sineması"ndaki nostaljik huzuru, "Malena"daki tutkulu arzuyu, "Esrarengiz Kadın"daki merak ve gizemi, "The Best Offer" daki büyülü sanatı... A Pure Formality'deki varoluşsal sorgulamayı tüm bunları barındırıyordu 1900. Tornatore filmlerinde yalnızlığı öyle bir işliyor ki o hüzünlü melankoliyi iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Baştan belirtmek gerek ki, 1900 hem filmin ismi hem de Tim Roth'un hayat verdiği piyanistin... İtalyancada 1900 için Novecento denilir...
1900, Titanikte gemi batarken dahi müziği bırakmayan bir grup vardı ya? Hani şaşkınlıkla bakardık izlerken.. Be adam derdik, şimdi bunun sırası mı... İşte 1900 aslında o müzisyenlerin filmidir. Savaş da olsa, yıkım da olsa, gemi de batsa müziği kapatmayanlarındır. 1900, Titanik'ten sadece bir sene sonra vizyona girmiş ve tabii ki onun gölgesinde kalmış. Tornatore 1900'le birlikte daha derinlere inmiş. Müziğe sığınan bir adamın, kopamadığı küçük dünyasını, şehre olan umulmaz korkusunu ve karaya bir adım dahi atamayışını şiirsel bir dille adım adım örmüş.
Şehrin bir sonu yoktu. Binlerce cadde ve bina vardı. Hepsi yükseliyor, yükseliyordu. Şehre sınırsızlık hakimdi. 1900, şehri milyonlarca piyano gibi görüyordu ve afallıyordu. Birden fazla gemi demekti şehir ve çeşit çeşit ölüm vardı onda. Oysa 1900'ün gemisi Virganian tekti ve biricikti. Sonu vardı. Acısı da hüznü de sevinci de belliydi; piyanosu ile insanları okuyor ve yine onları eğlendiriyordu. 1900 için yaşam da ölüm de o gemiydi...
Baştan sona nakış nakış zarifçe örülmüş bir filmdi. Acelesi yok, anlatacakları çoktu. Öyle güzel sahnelere sahip ki hislerimi şaşırıyorum şuan. Bir sahnede 1900'ün gemideki ününü duyan bir cazcı hışımla ziyarete gelir ve aralarında düello başlar. Kovboy filmlerinde izleriz ya, silahlar çekilmeden evvel bir gerginlik sarar ortamı; kaşlar, bakışlar, sessizlik ve öldürme arzusu, zafer isteği... 1900 ve Jelly Roll Morton'da silahlar yoktur ancak müzik vardır. Havada kovboylardan farksız bir rekabet ve de nefret hakimleşir. Düello sahnesi sinema tarihinin en unutulmazlarından olmalı çünkü hem çok eğlenceli hem de güldüren bir yerdi.
Sonra.. Bir türlü gemiden ayrılmak bilmeyen ve burada yıllarını geçiren 1900, piyano çalarken pikaba kaydedilir. O sırada bakışları lomboza kayan 1900, bir kadını fark eder. Tornatore filmlerindeki romantizm ve tutku burada kendini gösterir. Oyuncu Tim Roth, o ruhu harika yansıtmış. Novecento'nun kadına olan tutkulu bakışları, o sırada çaldığı müziğe duygusal bir derinlik katar, bize kalansa tatlı bir hüzündür. Muhteşem bir sahneydi, sanat eseriydi. Hayatta etkilendiğimiz, hoşlandığımız insanlarla her zaman bir araya gelemeyiz; belki hiç gelemeyiz. Binlerce insan bu konuda şanssızdır, çünkü bir bakışla yahut konuşmayla kalır her şey. Oysa Novecento (1900), bakışlarının ardında bir sanat bıraktı, piyanosuyla bir hoşlantının resmini çizdi; pencerenin ardındaki kadına olan bulanık hislerini ölümsüz kıldı.
Müzikal bir eser olduğu için, gemide notalar havada uçuşuyor elbette. Hem de Novecento'nun kendine has 'normal olmayan' notaları. Dostu Max'e, salondaki insanları betimlerken piyanosu ile de eşlik ediyordu. Hatta insanı ve ruhunu tınılara işliyordu o: Sır saklayanı, arayışta ve aşık olanı, macera arayanı herkesin müziğini keşfedebiliyordu, çünkü okuyordu onları 1900. Yine eşsiz ve unutulmaz sahnelerden biriydi benim için.
Novecento, Trompetçi dostu ile şehir hakkında konuşurken "Sanırım siz kara insanları zamanınızın çoğunu Neden diye sorarak boşa harcıyorsunuz." demesi filmin önemli mesajlarından biriydi. Sonu olmayan şehrin, ardı arkası kesilmeyen nedenleri... "Neden? Neden Neden? Why why why why?" Özel bir diyalogtu, çok özel...
Öyle ki her sahnesi bir sanat eseriydi filmin. Zaten Tornatore'den ne izlesem büyükçe etkilenmişimdir. Bunda büyük besteci ve müzisyen Ennio Morricone'nin kıdemli müziğinin rolü büyük tabii ki. Bu ikili yan yana geldiğinde harikalar diyarı beliriyor resmen...
Acaba Novecento çocukluğundan bu yana, o yuvarlak lombozdan dışarı bakarken ne hissediyordu? Bir şehir vardı dışarıda. Ve 1900, gemiden karaya bir adım dahi atmamıştı. Müziği çalarken, göremediklerini düşlüyor, gidemediği yerlere olan sonsuz isteğini ve kabaran iştahını müzikle susturuyordu... Ve kendi deyimiyle şehirde gördüklerinden değil göremediklerinden korkuyordu... Tüm hislerini parmaklarını tuşlarda gezdirerek, ortama ve insanlara paylaştırıyordu aslında...
Şiir gibi akıp gidişinin yanı sıra, yüksek bir mizah da içeriyordu The Legend Of 1900. Novecento'nun doğumuyla birlikte başlıyordu hatta. Cinema Paradiso'nun gülümseten sahnelerini andırıyordu; arkasında uyandırdığı hislerse hüzün, yalnızlık ve özgürlüktü. Novecento, bir piyanistti ve müzik de bu duyguların hepsi, daha fazlası değil mi?
Of, çok özel bir film. Ne kadar konuşsam ne kadar yazsam az gelir. Giuseppe Tornatore, şu sıralar film çekmiyor ama izlediğim ilk günden bu yana her filmine hayranım. İtalyan sinemasının günümüzdeki en şahane yönetmenlerinden. Teşekkürler Tornatore, teşekkürler Morricone ve teşekkürler Tim Roth ve de tüm settekiler. Bu büyüleyici film adına minnettarım sizlere.