●Gündüz Vassaf bu kitapta Tarihe bakma biçimimizi yargılıyor. Vassaf: olaylardan çok, olayları anlatma biçimimize, kahraman üretme alışkanlığımıza, hafızamıza, propaganda yöntemlerine, savaş sevgimize, gerçeği eğip bükme eğilimimize bakıyor. Kitap boyunca temel soru şu: İnsanlık geçmişini gerçekten dürüstçe anlatabiliyor mu? Ve cevabı…devamı●Gündüz Vassaf bu kitapta Tarihe bakma biçimimizi yargılıyor.
Vassaf: olaylardan çok, olayları anlatma biçimimize, kahraman üretme alışkanlığımıza, hafızamıza,
propaganda yöntemlerine, savaş sevgimize, gerçeği eğip bükme eğilimimize
bakıyor.
Kitap boyunca temel soru şu:
İnsanlık geçmişini gerçekten dürüstçe anlatabiliyor mu?
Ve cevabı çoğu zaman: Hayır.
1. Kitabın temel damarı: Resmi tarihe güvensizlik
Kitabın neredeyse her bölümünde şu fikir dolaşıyor: Tarih objektif bir kayıt değil, güç sahiplerinin bıraktığı izlerin toplamı olabilir.
Bu yüzden: Churchill kahraman olabilir ama sömürgeci de olabilir.
Pizarro “fatih” olabilir ama aynı zamanda katliamcıdır.
Columbus keşif kahramanı diye anlatılırken soykırımın kapısını açmış olabilir.
Atom bombası “bilimsel başarı” diye estetize edilebilir.
Vassaf sürekli tarihin dilini ters yüz ediyor.
Mesela bir devletin: “fetih” dediğine, başkası: “işgal” diyebilir.
Birinin: “kahramanı”,
başkasının: “celladı” olabilir.
Bu yüzden kitap boyunca sürekli:
“Kime göre?” sorusu var.
2. Tarih ve propaganda
Kitabın en güçlü damarlarından biri bu.
Özellikle: Sovyetlerin “hayalet zeplinleri”,
Troçki’nin fotoğraflardan silinmesi,
Forrest Gump örneği,
Bush’un Irak savaşı söylemi,
atom bombasına hayranlıkla yazılan gazetecilik dili
hep aynı şeyi anlatıyor:
Gerçek yalnızca yaşanmaz; üretilir, paketlenir ve pazarlanır.
Vassaf’ın korkusu şu: Eskiden propaganda:
afişlerle, gazetelerle, sansürle yapılıyordu.
Şimdi ise: görüntü manipülasyonu,
internet, blog kültürü, postmodern görecelik işi daha karmaşık hale getiriyor.
Artık geleceğin tarihçileri için mesele sadece: “Belge var mı?” değil.
Aynı zamanda: “Belge gerçek mi?”
3. Postmodernizm eleştirisi
Kitabın en ilginç taraflarından biri şu: Vassaf resmi tarihe çok sert saldırıyor ama aynı zamanda: “Her şey görecelidir” fikrine de mesafeli. Yani iki uçtan da rahatsız:
Bir tarafta: devlet propagandası,
resmi tarih, milliyetçi anlatılar.
Öbür tarafta: hiçbir hakikat yokmuş gibi davranan aşırı görecelik.
Çünkü ona göre: Eğer hiçbir ortak gerçeklik yoksa, zulümle yüzleşmek de zorlaşır.
Bu yüzden postmodernizmin:
hakikat fikrini fazla dağıttığını,
insanı sisli bir dünyaya ittiğini düşünüyor.
Bu kitapta çok önemli bir gerilim var:
Hakikatin manipüle edildiğini biliyor ama yine de hakikatten tamamen vazgeçmek istemiyor.
4. Savaş merkezli insanlık eleştirisi
Kitabın en güçlü tekrarlarından biri:
İnsanlık tarihini savaşlar üzerinden yazmamız.
Herodot’tan: Truva destanlarına,
Kutadgu Bilig’e, İbn Haldun’a kadar
örnekler veriyor.
Ve şunu fark ettiriyor: Tarih çoğu zaman savaşçıların hikâyesi.
Kadınlar, çocuklar, gündelik hayat, acı, sessizlik, sıradan insanlar…
bunlar geri planda.
İnsanlık: komutanları, fatihleri, ölümü göze alanları yüceltiyor.
Buradan da çok önemli bir yere gidiyor:
“Kahramanca ölmek” neden bu kadar kutsal?
Menderes ve Celal Bayar örneğinde bunu görüyorsun.
Vassaf: ölüm korkusunu, erkeklik kültürünü,
kahramanlık idealini psikolojik olarak sorguluyor.
5. İnsan doğasına bakışı
Kitapta çok karamsar ama gerçekçi bir taraf var. Zimbardo ve Milgram deneylerini boşuna kullanmıyor.
Orada anlatmak istediği şey:
Kötülük yalnızca kötü insanların işi değil.
Şu fikir kitap boyunca dolaşıyor:
insanlar yönlendirilebilir,
propaganda etkili olabilir,
otorite insanı değiştirebilir,
sıradan insanlar şiddete uyum sağlayabilir.
Bu yüzden Vassaf: “milletler şöyledir” gibi özcü açıklamalardan kaçıyor.
Amerikalılar için de bunu yaptı:
“Savaşı doğaları gereği istemediler; korkutuldukları için desteklediler.”
Yani onun için: sistem, korku, propaganda,
otorite çok belirleyici.
6. Dinler ve birlikte yaşama
Kitapta dikkat çeken başka bir damar:
İnsanların doğal olarak birbirini boğazlamadığı fikri.
Özellikle: Yahudiler, Müslümanlar, Hristiyanlar örneğinde bunu anlatıyor.
Bugünkü çatışmaları: tarihin kaçınılmaz sonucu değil, modern siyasal süreçlerin ürünü olarak görüyor.
Burada da resmi anlatıya karşı çıkıyor:
“Dinler zaten hep savaşıyordu” fikrini sorguluyor.
7. Dil ve Batı merkezcilik eleştirisi
“Uzakdoğu” örneği çok tipik.
Vassaf’ın hassas olduğu şey şu:
Kullandığımız kelimeler bile tarafsız değil.
Doğu-Batı ayrımını: yapay, indirgemeci,
Avrupa merkezli buluyor.
Ama ilginç olan şu: Edward Said’in çizgisine yaklaşsa da, yalnızca “Batı kötü, Doğu iyi” demiyor. Çünkü o tür ikiliklerin de insanı hapsettiğini düşünüyor.
8. Kitabın duygusu
Bence kitabın temel duygusu:
huzursuzluk. Vassaf okuyucunun rahatını bozmak istiyor.
Sürekli: bildiğin kahramanları sorgulatıyor,
güvenilen anlatıları kırıyor, tarihin ahlaki temelini tartışıyor. Ama bunu kuru akademik dille değil, çok denemeci, düşünsel, çağrışımlı bir üslupla yapıyor.
Bir bölümden: psikolojiye, oradan tarihe,
sonra dine, sonra sinemaya geçebiliyor.
Bu yüzden kitap: bazen dağınık,
bazen çok sıçramalı ama aynı zamanda çok canlı.
Kitabın en büyük sorusu ne?
Bence sonunda tek bir soruya çıkıyor:
İnsanlık neden sürekli kendini kandırarak yaşamak zorunda kalıyor?
Ve buna bağlı başka sorular:
Neden savaşları romantikleştiriyoruz?
Neden kahraman üretmeye ihtiyaç duyuyoruz?
Neden propaganda bu kadar etkili?
Neden hakikati eğip büküyoruz?
Neden geçmişi dürüstçe anlatmak bu kadar zor?
Sonuç
Bu kitap: klasik tarih anlatısı değil,
akademik tarihçilik de değil.
Daha çok: tarihin psikolojisi, ahlakı, propagandası üzerine yazılmış bir düşünce kitabı.
Okuyucuya sürekli şunu hissettiriyor:
Tarih yalnızca geçmiş değildir. Bugün neye inandığımızın da aynasıdır.
Gündüz Vassaf'ın 'Tarihi yargılıyorum' kitabının ön sözünden bir cümle:
"Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz."
Birkaç alıntı:
"Hangi ülkenin geçmişine baksanız kocaman yalanlar yaratmışlar, işlerine gelmeyen şeylerden söz etmemeyi, onları sessizliğe gömmeyi tercih etmişler.
Tarih kitaplarımızda yoktur kendimize nasıl kıydığımız. Okul kitapları yazmaz, üniversitelerde yeri yoktur devletlerin vatandaş katliamlarının. Şiddetin tarihte en büyük tetikçisi, sadece başkalarına karşı değil, kendi insanlarına da karşı çıkabilen ulus devlet olmuştur."
"Aç bir köylünün ağaç kabuğunu kemirirken yakalanıp “devlet malına zarar verdi” gerekçesiyle idam edildiğini okumuştum."
"Tarihte yeni kimlikler oluştukça, kimliklere uygun tarihler uyduruluyor, eski kimlikler unutturuluyor."
"Geleceğimizin olası binbir gelecekten hangisi olacağı, geçmişimizde neyi önemsediğimizle de ilgili."
"İnternet aracılığıyla satın aldığımız kitapların, müziklerin kayıtları var. Amazon, Netflix gibi kuruluşlar hangi tür kitaplardan, filmlerden, müziklerden hoşlandığımızın profilini çıkarıyor. Kredi kartlarımızdan nerede ne yediğimizi, nerede kaldığımızı, ne zaman nereye gittiğimizi, içkiden iç çamaşırına kadar neler satın aldığımızı izliyorlar. Kamusal alanlara, sokaklara, alışveriş merkezlerine, binalara yerleştirilmiş kameralar her an yaptıklarımızı izliyor, kaydediyor. Dış güçlerin saldırısı, kayıtlar, özel yaşantımızı kamusallaştırıyor."
"Uygarlık adına göklere çıkarılan eski Yunan’da barış isteyenlerin tek örneği tiyatroda, o da ancak bir komedide. Lysistrata’da ikinci sınıf vatandaş sayılan kadınlara düşer barış istemek. Üstelik sanki kadınların tek gücü dişilikleriymiş gibi erkeklere “Sizinle yatmayacağız” diye şantaj yaparak. Seks boykotu, iradesiz diye sunulan kadınların sekse düşkünlükleri yüzünden sona erer. Spartalı ve Atinalı erkekler şanlı savaşlarına devam eder."
"Şu anda savaşlarıyla dünyada adaletsizliği pekiştirenler, diktatörlükle değil, demokratik sistemlerle idare edilen ülkeler."
"Dinler konusunda tutucu olduğumuzdan, çoğumuz o ya da bu dine ait olduğumuzdan, böyle bir gerçeği kabullenmekte zorlanıyoruz. Oysa tarihimizde vazgeçilmez bildiklerimizin yok oluşlarının örnekleri çok. Dünyanın ilk evrensel tarihini yazan Polybius, Alexander the Great ve Darius III’un
imparatorluklarının battığını belirttikten sonra sıra yaşadığı döneme gelince, “Roma İmparatorluğu’nun geleceği için endişeye gerek yok” derken, Roma’nın hep rakipsiz kalacağını yazacak kadar dar görüşlüydü. Hem de çoğumuzun bugün de olduğu gibi, aitliğimizin ve bayrağımızın kalıcı olduğu inancının tutsağıydı."
"Hangi kültüre baksak yaratılış efsaneleri üç aşağı beş yukarı böyle. Hepsinde kaostan düzene, düzenin sarsılmasından tekdüze günlere geçilir. Hepsinde bizim için savaşan kurtarıcılar, kahramanlar vardır. Böylece biz de işler kötüye gittiğinde bir lideri, bir kahramanı arar durur; sonunda onu bulup var ederiz."
"Bir şeyler için canımızı feda etmenin doğru olduğuna tarih boyunca o denli şartlandırıldık ki… Kendi kendimle, sizinle yüksek sesle tartışmak istediğim şu: Özellikle son yüzyıllarda göklere çıkardığımız memleketimiz için savaşmayı, inancımız uğruna ölmeyi yeniden gözden geçirmemiz gerekmiyor mu? Annemin, “İnsan vatanı için ölmemeli, vatanı için yaşamalı” sözleri aklımda."
"Hangi tarafı tutarsak tutalım, aslında haktan değil savaştan yana bir tavır sergilemiş oluyoruz."
"Türkiye’de, Türk’ten başka insanların yaşadığının söylenmesini hâlâ bölücülük sayanlar var."
"İnsan, tarım toplumuna geçmesiyle vahşileşiyor."
"Biz değil miyiz anlık doyumlarla hayatın doyumsuzluğundan yakınan?"
☆Kitabın bazı kısımlarını pek anlamadım ama genel olarak çok beğendim.