Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni, Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!.. Ve fırsattan ancak korkanlar yararlanırdı( ...) Muzaffer, intikam için asla fırsat kollamazdı. Korkma, sen Türk’sün! Türkler hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şeyden korkmazlar. "Kabahat bize Türklüğümüzü unutturan…devamıGarbın cebin-i zalimi affetmedim seni,
Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!..
Ve fırsattan ancak korkanlar
yararlanırdı( ...)
Muzaffer, intikam için asla fırsat kollamazdı.
Korkma, sen Türk’sün! Türkler hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şeyden korkmazlar.
"Kabahat bize Türklüğümüzü unutturan sebeplerde..."
Ve kavmiyetimizden, sezgisel Türklükten uzaklaştıkça daha pis kokulu derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun, bu ahlaksızlık ve bozukluk, vefasızlık ve bencillik, adilik ve miskinlik cehenneminin dibinde ümitsiz ve yabancılaşmış kıvranırken, saf ve nurdan mazi, kaybolmuş bir cennetin hakikatten uzak bir serabı halinde karşımda açılır...
Birçok at, eşek ve köpek doğuyor, yaşıyor ve ölüyordu. Ama hepsi büyük bir hayatları olmadığından ölümleriyle beraber unutuluyorlardı. Kimbilir, dünyadan ne kadar at, eşek, köpek geçmiş ve hiçbir iz bırakmamışlardı. Halbuki kahramanlar öyle miydi? Dört bin yıl önceki bir kahramanın methiyesi bugün okunuyordu.
"Sen bir aslansın yavrum, aslan bir Türk. Adın tarihe geçecek" dedi.
Primo bir dakika düşündü. Adını tarihe geçirmek ... Bu nasıl olurdu?
"Bir adamın adı tarihe nasıl geçer?"
Babası onun kumral ve kıvırcık saçlarını okşayarak cevap verdi:
"Gayet büyük ve yüce bir şey yapmakla ... Herkesi hayretten şaşırtacak bir kahramanlık göstermekle ... "
“Milletlerin hayatına gelince… Mesela Türklük… Dünya durduğu müddetçe Türklük yaşayabilirdi. Asıl önemli olan bu milli hayatın, gelenekleriyle, mukaddesatıyla, adetleriyle, şanlarıyla, şöhretleriyle, kısaca tarihi ile yaşamasıydı. Yoksa bir insan yetmiş yıl tembel, esir ve rezil bir hayat yaşamakla övünemezdi.
Asıl önemli olan bu milli hayatın gelenekleriyle, mukaddesatıyla, adetleriyle, şanlarıyla, şöhretleriyle, kısaca tarihiyle yaşamasıydı. Büyük bir millete, şanlı bir kavme, büyük bir vatana mensup olmak ve onun yolunda ölmek... Övünülecek şey buydu.
Primo sana bir Türk ismi koyalım! Demişti.
Hemen sevinerek razı oldu:
-Koyalım Enver mesela...
-Bu Türkçe değil
-Öyleyse Niyazi...
-O da değil
-Tuhaf şaka ediyorsun baba... Türklerin kullandıkları bu adlar nasil Türkçe olmaz?
- Şaka etmiyorum yavrum bu adlar Türkçe değil
- Ya nece?
-Arapça
-Türkçe başka mıdır
-Başkadır
-Ne gibi
-Mesela Oğuz Turan Orhan Cengiz Turgut Alp
Oh, Oğuz, Oğuz koyalım!" diye ellerini çırptı ve babasının boynuna sarılarak sordu:
"Bu, büyük bir adamın adı mıdır?"
"En büyük Türk'ün adı..."
"Bu bir paşa mı?"
"Hayır, Türklerin ilk hakanı..."
Bu zavallı subayların “Turan”ın ne demek olduğunu birbirlerine soracak kadar milliyetlerinden haberleri yoktu.
Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir :Turan...
Türklerin hiçbir fikri, büyük değil, hatta küçük bir emeli bile yoktu... Böyle genel ve ortak bir emele, bir vicdana, bir ruha sahip olmayan bir milletin bireyleri şoven, egoist, bencil olurlardı.
Türkleri, Türklerin vatanını mesele mesele taksim edip taksitle maddi olarak parçalamaya çalışan bu yağmacı ve doymaz Avrupalılar manevi hücumlarını da ihmal etmiyorlardı. Lisanlarını, eğitimlerini, ahlaklarını, terbiyelerini, âdetlerini yayarak bir asırdan beri içimizde yalnız isimleri "Türk ve doğulu" kalmış müthiş bir "renksiz ordusu" oluşturuyorlar, bu "renksiz"lerle direncimizi kırıyorlar, bizi zayıflatıyorlar, milliyet ve Türklük fikrini franmasonluk efsanesiyle boğuyorlardı. Düne gelinceye kadar kendisi bile "Türk'üm!" demeye sıkılmıyor muydu? Ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin șerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkâr eden, milliyetinden utanan ne kadar Avrupalılaşmış renksiz vardı?
Osmanlı' namı altında bütün düşmanlarımızı kardeş sayıyor, en büyük Türkleri, mesela Cengiz ve Hülagû' gibi en seçkin savaş dâhilerini çocuklarımıza, en fena adamlar olarak gösteriyorduk.
Ne yeni ve Müslümanlığa muhalif olmayan bir Türk medeniyeti yaratabiliyor, ne de Avrupa'dan gelen Hıristiyan medeniyetini kabul edebiliyorduk.
"Öyle ya, insan Türk olduktan sonra, hiç değilse kendi yurdunu olsun Türkleştiremez miydi?"
Bütün hayatında ne kadar yanlış ve çürük fikirlerle aldandığını, kavmiyetsizliğin, milliyetsizliğin, "enternasyonellik ve masonluk" hülyasının biraz düşünebilen bir adamı hüngür hüngür ağlatacak derecede gülünç bir budalalık olduğunu anlıyor, istemeyerek, içinden "Ben neyim?"..diye kendi kendine soruyor, fakat "Türk'üm!" demeye cesaret edemiyor, şimdiye kadar ruhu ele geçirilmiş kıymetsiz bir cesetten başka bir şey olmadığını kavrayarak öfkesinden ve utanmasından ağlamak istiyordu.
Otele vardığımda o gece sabaha kadar hemen hiç uyumadım. Hep Ahmet Nihat'ın mektepteki tatsız, biçimsiz hallerini ve soğuk reveranslarını, garip vaziyetlerini düşünüyor ve sonra İstanbul'da Türklüğünü inkâr eden, Türklükten nefret eden, Türklüğü hakir görüp bütün varlıklarıyla Avrupalılaşmaya çalışan uzun tırnaklı, son moda elbiseli tek gözlüklü züppeleri hatırlıyor, içimden: «Acaba bunların da hepsi piç mi? Hepsinin anneleri Beyoğlu'nda mı gebe kaldı» diyor; korkunç kâbuslar arasında yırtılmış al ve harap hilâller içinde yükselen tunç ve ateş renginde büyük, siyah ve kanlı haçlar görüyordum.
Her zulmü, kahrı boğmağa bir parça kan yeter,
Ey Şark uyan, yeter ey Şark, uyan, yeter...
Dinin, mezhebin, cinsiyetin devletle hiç ilgisi olmadığını; devletleri din, mezhep, cinsiyet için değil, menfaat üzerine kurulmuş olduğunu ve devletlerin diyanet ve kavmiyetle değil menfaatle ayakta durduğunu çekinmeden tekrar ediyordu.
Bu milletin içinde namuslu insan yok muydu? Bu millet baştan aşağıya kadar korsan mıydı? Hükümetleri bir ahlaka, bir vicdana sahip insanlardan oluşmuyor muydu?..
Zaten tarih bize göstermiyor mu ki özgürlük ve serbestliğin her tarzına ancak rahipler karşı gelmiş ve nihayet mağlup olmuşlardır.
...
Adeta gezmeye gider gibi vapura binecekler, beş yüz senedir oturdukları Selanik'i bırakacaklardı. Hayır, hayır ...
Bu nasıl olurdu? Selanik'i babalarımız savaşsız mı almışlardı ki şimdi savaşsız düşmana veriliyordu.
Topla, tüfekle savaş olmaz. Ruh ister. Maneviyat ister.
Rusya Türk yurdunu akla gelmez gaddarlıklarla çiğniyor; İngiltere ile, üç bin senedir yaşayan eski bir milleti, viran olan İran'ı haritadan silmek , yeryüzünden kaldırmak için ittifak ediyorlardı."
–Türkiye’nin taksimi de muhakkaktı!
"Bizim vatanımız, efendiler," dedi, " Bağdat'tan ta Viyana'ya kadar olan yerlerdir. Orada bizim atalarımızın kemikleri vardır. Biz ilerleyip hatta oralarını geri almaya gayret etmeliyiz. Bunun için mutlaka Meşrutiyet, eşitlik lazımdır ... "
İttihattan kuvvet doğar.
Uzatmayalım, Türklerin gecesi yoktur.
Büyük saldırılar, büyük felaketler daima büyük değişimlere başlangıç olmaz mıydı?