Spoiler içeriyor
Joachim Trier'in Oslo üçlemesinin son filmidir "Dünyanın En Kötü İnsanı." İlk ikisi izlenmeden buna bakılabilir ancak verimsiz bir izleme olurdu. Ele alınan varoluş sancısı bakımından kuvvetli bir bütünlük var filmlerde. Anders Danielsen Lie ise hep bu sancıları çeken, yalnız, arayışta…devamıJoachim Trier'in Oslo üçlemesinin son filmidir "Dünyanın En Kötü İnsanı." İlk ikisi izlenmeden buna bakılabilir ancak verimsiz bir izleme olurdu. Ele alınan varoluş sancısı bakımından kuvvetli bir bütünlük var filmlerde. Anders Danielsen Lie ise hep bu sancıları çeken, yalnız, arayışta ve tükenişte olan karakterleri canlandırmıştır seride. Dünyanın En Kötü İnsanı'nı anlamak için biraz eskiyi irdelemek gerekiyor...
Danielsen Lie, Reprise filminde Philip'e hayat vermişti. Philip; kırılgan, depresif ve tutkulu biriydi. Sevdiği kadınla birlikte olunca bu tutku adeta saplantıya dönüşmüştü. Zamanla psikozlar geçirip gerçekle olan bağını tehlikeye atmıştı Philip. Tükenmişlik hissi onun yazarlığını da etkileyerek tüm hayatını esir almaya başlamıştı. Yine aynı oyuncu Oslo, 31 August filminde Anders'i canlandırıyordu. Bu sefer, rehabilitasyondan çıkmış bir bağımlıydı. Yeni hayatına ve çevresine alışmaya, aidiyet hissini edinmeye çalışıyordu. Ancak bu sadece geçmişteki hataları ile yüzleşmekti onun için. İş, arkadaşlık ve aşk hiçbirinde yeniden bir anlam bulamamıştı ve intihar düşüncesiyle günlerini geçirmeye başlamıştı. Bu fikir sessizce gelmişti ona, gittikçe de büyüyen bir karanlık halini almıştı bu sessizlik. Hayata yeniden tutunamayan bir bireydi Anders.
Üçlemenin son filmi "The Worst Person in the World" da Aksel karakteriyle karşımıza çıktı Danielsen Lie. Bir çizgi roman yazarı, entelektüel çevreye sahip, yaşı kırkı geçmiş ve çocuk sahibi olma konusunda belirsiz fikirleri var. Denilebilir ki üçlemedeki en olgun karakter Aksel'dir. Evet. Aksel, bu filmde bir yan karakterdir. Julie'nin sevgilisidir. Julie ile ilişkisi bittiğinde duygusal olarak ondan kopmaz ve his duymaya devam eder. Filmin en can alıcı noktası bence Aksel'in kansere yakalandığını ve öleceğini öğrendiğimiz bölümdür. Yaklaşan ölümüyle birlikte Aksel, geçmişini sorgulamaktan kendini alamaz. Ve bugüne baktığında: "Benim bildiğim dünya kayboldu gitti." der Julie'ye. Sanatla bezenmiş, entelektüel bir yaşamdır onunkisi ancak sevgi ve ölüm karşısında hepsi kırılmış, erimiştir. Julie ile hastane bahçesinde olan konuşmaları çok doğaldı. Kitaplardan, filmlerden, müzikten bahsettiler ve oyunculuklar çok başarılıydı.
Hep Aksel'den devam etmeyeceğim ama Aksel, Julie için bir dönüm noktasıydı. "Bir şeylerin ters gidecebileceğinden endişelenerek çok zaman kaybettim. Ama ters giden şeyler hiçbir zaman benim endişelendiğim şeyler olmadı." Sözü de beni fazlasıyla etkiledi. Gündelik kuruntularımızın ne kadar adi olduğunu suratımıza çarpıyordu adeta.
Tamam. Artık başkarakter Julie'den devam edebiliriz. Harika performansıyla Renate Reinsve kimlik arayışında, aşk ve özgürlük arasında gidip gelen, genç bir kadın Julie'ye can verir. Üçlemenin ilk ikisinde kırılgan erkek karakterler baştadır. Bu sefer kadın karakterin bakış açısıyla nokta koyulur. Julie ne istediğini bilmeyen, yeni tanıştığı bir insanla hayatının yönünü değiştirebilen biridir. Kariyer konusunda tatmin olmuş değildir ve kariyeri var da denilemez. Aksel yaşça ondan büyüktür. Böyle ilişki seçilmesinin nedeni, muhtemelen kuşak farkının yaşam önceliklerine olan etkisidir diye düşünüyorum. Nitekim burada biraz durursak, Aksel sürekli Julie'ye daha gençsin, ben gördüm geçirdim diyerek onun üzerinde fikir sahibi oluyordu ve bu zamanla Julie'de "Benim düşüncelerimi, benden daha iyi bildiğini sanıyor" algısına dönmüştü. Aksel'in ölümü ile Reinsve'nin doğal performansı, o çiğ tepkileri harikaydı. Ama bundan daha da harika olan bir şey varsa o da Danielsen Lie'nin çaresiz konuşmasıydı. Birbirlerini güzel tamamlamışlar.
Julie, Aksel ile olan ilşkisinde çok geçmeden onu aldatmayı tercih eder. Daha doğrusu bu yola girer. Özgürlük arayışının bir parçasıdır bu. Eivind ile rastgele bir partide denk geldiklerinde cilveleşirler. Yakınlaşırlar. Bunu yaparken ikisi de ilişkilerinin olduğunu, bunu yapmanın ahlaki açıdan yanlış olacağını bilmektedir. Fakat burada çok önemli bir şey vardır; aralarındaki gerilim yalnızca cinsellik üzerine kuruludur. Yani Julie'nin Eivind'e bakmasından bunu kolaylıkla anlayabiliriz. Nitekim birbirlerinin terlerinin nasıl koktuğuna bakmaları, sohbetlerinin de seks üzerine kurulu olması zaten duygusallıktan son derece uzaklaştıklarını özetliyordu. Benim iğrendiğim sahneler oldu. Doğal sınırları zorlayan sahnelerdi; Bunu anlayabilirsiniz. Ter koklamak nedir yahu... Bir de tuvalatteyken birbirlerini izlemeleri ve Julie'nin osurması... Günlük hayatta doğal olabilir ama filmde, ekranda böylesine denk gelmek... Bu yüzden 18 yaş ve altından uzak tutulmalı film. Zaten yetişkinlere yönelik olduğunu bahse gerek dahi yok.
1- Bundan sonrası tamamen kişisel yorumum olacak. Julie, dünyanın en kötü insanı olmayabilir belki ama iyi bir insan olmadığı da kesin. Aslında izleyici her ne kadar empati kurmak ve Julie'yi anlamak zorunda gibi kalsa da Julie her açıdan incelenebilir. Zaten ilişkin varken başka bir adamla beraberlik yaşıyorsan bu seni sorumluluk almayan, tutarsız, zayıf iradeli ve ahlaki sınırı çökmüş biri yapar. Aynı şekilde Eevind'in de farkı yok. İkisi de bana kalırsa zayıf insanlar. İlşkisi olan birine cinsel arzu duyup yakınlaşmak insanda karakter namına bir şey bırakmaz.
2- Julie diyor ki: "Kendi hayatımda bir seyirci gibi hissediyorum." Tabii ki öyle hissedersin, hayatımızda geleceğin bize ne getireceğini tahmin edemeyiz fakat davranışlarımız akla mantığa daha yatkın olduğunda risklerden çoğu zaman kurtulabiliriz. Eevindle birlikteyken ona senin yanında kendimi kendim gibi hissediyorum demesi de zırvalıktı. İnsan birinin yanında bu hisse muhtaç olmamalı. Yani en başta yalnızken kendimizi bulmalıyız. Kendimiz gibi olduktan sonra başkalarının yanında rahat hisseder veya hissetmeyiz. Başkasına adanılan bir hayat, kendinden vazgeçmek değil midir?
3- Aksel bir çizgi roman yazarıydı. 9. Bölümde, Aksel'in radyo röportajındaki tartışma çok iyiydi. Tartışmada şu haklı bu haklı demekten ziyade, oyuncuların sanat konusunu irdelemesi ve performansları şahaneydi. Günümüzde zaten popüler bir tartışma. Sanat eserindeki vahşet, kan ve aşırılıklar yönetmeni, yazarı, ressamı mı yansıtır?
Gönderimin sonuna geldik. Filmi beğendim zaten yukarıda belirttim, bir üçlemenin sonuydu. Eski yapımları görsel görsel hatırlıyordum ama şöyle bir iki yazı okuyarak da geldim buraya net olmak için. Dünyanın En Kötü İnsanı, beni daha çok oyuncuların performansları ve doğallığı ile içine çekti. Sıkıldığımı söyleyemem. Ama çok fazla cinsellik hakimdi, sanki romantik bağ kurmanın yolu buymuşçasına ekranda beliriyordu birden. Biraz da Norveçlilerin kültüründen kaynaklı elbet. Türk kültürü ile yan yana asla gelmez ahaha. Dünya sineması izlemek de güzel şey. Farklı ülkeler, farklı meseleler ama işte evrensel olanı yakalayıp buluyoruz ve bu da sanatın en güzel yanı. Doğallık ve oyunculuğu düşününce 8 ama hikâye, konuya gelince 7 veresim geliyor. Pek muhteşem diyemem. Sadece üzerine düşünmek, değerlendirmek güzeldi.