Davası uğruna türlü baskılara, işkencelere ve ağır bedellere maruz kalan bir kadının yaşam öyküsünü anlatan bu dizi, yalnızca bir biyografi olmanın çok ötesine geçiyor. İzleyiciyi, insanın inançları uğruna ne kadar ileri gidebileceği sorusuyla baş başa bırakırken, aynı zamanda adalet, özgürlük…devamıDavası uğruna türlü baskılara, işkencelere ve ağır bedellere maruz kalan bir kadının yaşam öyküsünü anlatan bu dizi, yalnızca bir biyografi olmanın çok ötesine geçiyor. İzleyiciyi, insanın inançları uğruna ne kadar ileri gidebileceği sorusuyla baş başa bırakırken, aynı zamanda adalet, özgürlük ve vicdan kavramlarını yeniden düşünmeye davet ediyor.
Diziyi izlerken "özgürlük" kavramının içinin ne kadar kolay boşaltılabildiğini fark ediyor insan. Esaret nedir gerçekten? İstediğini yapamamaya zorlanmak mı, yoksa istemediğini yapmaya mecbur bırakılmak mı? Belki de gerçek tutsaklık, insanın kendi vicdanına aykırı davranmaya zorlandığı andır. Çünkü bedenin zincirleri bir gün kırılabilir; fakat ruhun zincirleri çoğu zaman görünmezdir ve çok daha derin yaralar bırakır.
Şule Yüksel Şenler'in hayatı tam da bu görünmez yaraların hikâyesidir. İnandığı değerlerden vazgeçmediği için dışlanan, susturulmak istenen, cezalandırılan bir kadının mücadelesi... O, yalnızca kendi hayatını yaşamaya çalışan bir insan değildi; aynı zamanda dönemin kalıplarına meydan okuyan bir fikir ve duruşun temsilcisiydi. Bu nedenle yaşadığı sıkıntılar kişisel olmaktan çıkıp toplumsal bir anlam kazandı.
Bir haksızlığın gerçek ağırlığını, çoğu zaman onu yaşamayanlar anlayamaz. Hatta bazen tanık olmak bile yeterli değildir. Acının dili, onu taşıyanın omuzlarında saklıdır. Bu yüzden dizide anlatılan olaylar yalnızca geçmişte yaşanmış hadiseler olarak görülmemeli; farklı düşünen, farklı yaşayan veya farklı inanan insanlara yöneltilen ötekileştirmenin evrensel bir örneği olarak değerlendirilmelidir.
IMDb'deki puanlamalara bakınca da insan ister istemez düşünmeden edemiyor. Bana göre bu yapımın aldığı puanlar senaryonun gücüyle, kurgunun başarısıyla ya da oyunculuk performanslarıyla açıklanabilecek kadar basit değil. Aksine, dizinin merkezinde yer alan düşünceye ve temsil ettiği değerlere yönelik toplumsal önyargıların bir yansıması olduğu hissine kapılmamak elde değil. Çünkü sanat eserleri bazen estetik özelliklerinden önce anlattıkları hikâye nedeniyle yargılanırlar.
Dizinin en etkileyici tarafı ise mağduriyeti romantikleştirmeden, mücadelenin bedelini bütün ağırlığıyla hissettirebilmesidir. Şule Yüksel Şenler'in yaşadığı çileler, yalnızca bir kişinin çektiği acılar değil; inancı, düşüncesi ve yaşam tarzı nedeniyle baskı gören insanların ortak hafızasına dönüşmüş durumda. Her baskı dönemi kendi mağdurlarını üretir, fakat tarihte iz bırakanlar çoğu zaman o baskılara rağmen doğrularından vazgeçmeyenler olur.
Bu nedenle dizi, yalnızca bir dönemin hikâyesini anlatmıyor. Aynı zamanda insan iradesinin, sabrının ve inancının sınandığı bir yolculuğu gözler önüne seriyor. İzleyici ekran karşısında yalnızca bir karakteri değil; bedel ödemeyi göze alan bir duruşu, yılgınlığa teslim olmayan bir mücadeleyi ve insan onurunun en zor şartlarda bile ayakta kalabilme gücünü seyrediyor.