Türkiye'nin ilk eşcinsel namus cinayeti olarak anılan Ahmet Yıldız cinayetinden esinlenilerek yazılmış bir film. Suçlu ise babası olduğu düşünülse de hala ortada yok. Bu tür filmler yalnızca netflixte varmış gibi görülse de gerçek hayatta da queer insanlar aramızda ve Türkiye'de…devamıTürkiye'nin ilk eşcinsel namus cinayeti olarak anılan Ahmet Yıldız cinayetinden esinlenilerek yazılmış bir film. Suçlu ise babası olduğu düşünülse de hala ortada yok.
Bu tür filmler yalnızca netflixte varmış gibi görülse de gerçek hayatta da queer insanlar aramızda ve Türkiye'de de varlar. Bugün iki film izledim aslında. Bir diğeri de Güneşi Gördüm filmiydi. Orada da bir trans cinayeti vardı. Bunlar biraz üzerine düşünmeme yol açtı.
İnsanların başkaları hakkında acimasizca yargilarda bulunmasına şaşırıyorum. Bunun yanında yargıya uğrayan kişilerin yakınlarını öldürmeye gidecek kadar millet ne der baskısına boyun eğmesinin nedenlerini bilsem de gelinen son hal beni dehşete düşürür. Her şeye rağmen Berfin çiçeği gibi öleceğini bilse de güneşi görmek için çabalayan, var olan insanların cesaretine ise hayran kalırım.
Baskı altında olduğundan farkli biri gibi davranmanın ne demek olduğunu ve nasıl sıkışmış hissettirebilecegini bu kadar büyük bir durum değilse de biraz yaşamış biri olarak böyle bir durumda babasına itiraf eden Ahmet'in de namlunun karşısına geçen Kadri'nin de çok özgür hissettiğine eminim.
Bir LGBT bireyinin Instagram videosunda büyük markaların 2010’larda eşcinsel evlilik yasallaşırken gökkuşağı logolarıyla görünür destek verdiğini ancak bunun artık trend olmamasıyla bu desteğin giderek geri çekildiğini anlatıyordu. Yani pazarlanabilir bir görünürlük ile gerçek özgürlük aynı şey değil. Bu durum bende metalaşma, soğurulma/co-optation (muhalifliğin sistem tarafından emilmesi), performative activism, commodity feminism (feminizmin pazarlamaya dönüştürülmesi) gibi kavramları çağrıştırdı.
Sistem, bastıramadığı muhalefeti görünmez kılmak yerine onu pazarlanabilir bir şeye dönüştürebilir. Bir fikrin, bir mücadelenin ya da bir acının zamanla bir estetik, bir reklam dili veya bir trend hâline gelmesi buna örnek olabilir. Filistin’de yaşananların sloganlaştırılması, hak, hukuk, adalet söylemlerinin tişörtlere basılması ya da LGBTİQ+ hareketinin kimi zaman yalnızca bir pazarlama stratejisine indirgenmesi gibi... Çünkü lgbt gökkuşağı simgesi olmadan önce de vardı. Batı kökenli Lgbt hakları savunucusu dernekler olmadan önce de vardı.
Benzer bir durum feminizm için de görülebilir. Kadının güçlenmesi fikri ped, ayakkabı reklamları bir pazarlama aracına dönüştürüldü. Kadınların yaşadığı eşitsizlikler ortadan kalkmadı, kavramların içi boşaltıldı. İnsanlar bazen gerçekten politik bir bilinç geliştirmek yerine, romantize edilen ve pazarlanan kimliklere yakın hissederek kendini “muhalif”, “feminist” ya da “milliyetçi” vb. bir ideolojik konumda görmeye başladı. Kapitalizme karşı bir tişört giymek gerçek bir muhalefet yerine geçici bir rahatlama sağlıyor. LGBTİQ+ konusunda da reklamdan çok gerçek insanların hikâyelerine güvenliğine ve özgürlüğüne ihtiyacımız var.
Hiçbir simge kullanılmasın demiyorum kesinlikle. İnsanları bir çatı altında toplamaya yarıyor ama bir vibe, aesthetic, core vb olmadan önce bu ihtiyaçların gerçekliğe dayandığını unutmamak gerekir.
Hasta olduklarını söyleyip hiçbir işeyarar çözümle gelemeyen, toplumdan dışlayıp istismara açık hale getirdikten ve farklı yollara sapmalarına neden olduktan sonra ahlaksız diye etiketleyen, insanın en ihtiyaç duyduğu şeylerden birinin de sevildigi bir sosyal çevreye sahip olmak olduğunu eğer olmazsa yalnızlıkla intihara sürüklendiğini bildiği halde haklarını savunmalarını absurd bulan, sapkın diye etiketleyip nefret suçunu yayan bütün inanışların, kültürün ve herkesin de kendini sorgulaması gerektiğini düşünüyorum.