13 Devlet, bir reşidin dinini tam bir serbestlikle seçebilmesini sağlayacak, vicdanını her türlü baskıdan uzak tutmak için elinden gelen gayreti kullanacaktır. Dinî ödevlerini yerine getirebilmesi için kolaylık gösterecek, yardım dahi yapacaktır. Onu denetlemek, yardım keyfiyetinden ileri geçmeyecektir. Başka türlü yorumlanamaz.…devamı13
Devlet, bir reşidin dinini tam bir serbestlikle seçebilmesini sağlayacak, vicdanını her türlü baskıdan uzak tutmak için elinden gelen gayreti kullanacaktır. Dinî ödevlerini yerine getirebilmesi için kolaylık gösterecek, yardım dahi yapacaktır. Onu denetlemek, yardım keyfiyetinden ileri geçmeyecektir. Başka türlü yorumlanamaz. Kişi, şu veya bu dini seçtiğinden veya hiçbirine inanmadığından dolayı kınanamayacaktır. Dinlerin olduğu kadar, dinsizin inancına da saygı gösterilmesi gerekir. Ve devlet dinin, her şeyden önce bir iman kurumu olduğunu göz önünde tutarak başka yollara dökülmesine katiyen müsaade etmeyecek, kamunun bir iman kurumu olarak, yukarıdaki şartlar altında korunmasını temin edecektir. Bu hususta din tercihine asla ve asla yanaşmayacaktır.Atatürk vicdan hürriyetine, zamanın anlayış çerçevesinin zorladığı mucip sebebiyle beraber şöyle işaret ediyor:"Tebaası arasında türlü dinlere mensup unsurlar bulunan ve her din mensubu hakkında adil ve tarafsız muamelede bulunmaya ve mahkemelerinde tebaası ve yabancılar hakkında fark gözetmeksizin adaleti tatbikle mükellef bulunan bir hükümet, fikir ve vicdan hürriyetine saygı göstermeye mecburdur." (1)Dinin, devlet içindeki yerini böylece tespit ettikten sonra Atatürk, devlet idaresini ve toplumsal münasebetlerin düzenlenmesini bilime bırakıyor. Böylece doğuşunda -zamanla yerini bilime bırakmak eğilimiyle- iktisap ettiği toplumsal münasebetleri nizamlama görevinden dinimiz tecrit edilmiş oluyordu.Atatürk bu konuda şöyle diyor: "Dünyada her şey için maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve ilerlemelerini zamanla takip eylemek şarttır. Bir akıl ve sene evvelki düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün tatbike kalkışmak, ilmin ve fennin içinde bulunmak, elbette, değildir."(1)Bu cümlelerle çok güzel ileri sürüldüğü gibi, daima değişen, bünyesine yeni kurumlar alarak gelişen toplum, değişmez veya değiştirilemez hale sokulan yasalarla, kurallarla düzenlenmez. Yeni kurumlar o dar yasalar içinde barınamaz ve ortaya konurken, zaman icabı, bu yeni kurumları göz önüne almaktan mahrum olan, eski, dar düşünüş çerçevesinde görülemezler. Yeni kurumlar, düzenlenebilmeleri için, aklın mantığın süzgecinden geçmiş, toplumun zorladığı mucip sebeplere dayanan yepyeni yasalar isterler.İşte bunun içindir ki, ilahi olan ilahi olduğu için değiştirilemeyeceği ileri sürülen ve taassup sahipleri tarafından katılaştırılan dini yasa ve kurallar, durmadan değişen topluma ayak uyduramamakta, gayelerinden uzaklaşmaktadırlar.Zaten, tarih boyunca kaydedilen çeşitli dinlerin gelişinin birinci derecedeki sebebi, dini yasaların ilahi oluşlarına dayanılarak dondurulması ve kalıplaştırılması değil midir? Dikkat edilirse, dinler daima eskisine tepki olarak doğmuş ve umumiyetle biribirlerinin harabeleri üzerine kurulmuşlardır. Yeni gelen, topluma devrimler getirmiş, eskisi ise, gün geçtikçe -yukarıdaki sebeplerden dolayı- doğuşundaki amaçlardan uzaklaşarak, kısmi de olsa bir zafiyete uğramıştır. Yalnız, dini yasaların -önce de dediğimiz gibi- bu karakteri kazanmalarında, din adamlarının, ulemanın, ihtiras sahibi siyasi liderlerin büyük rolleri olmuştur. En büyük suç bunlardadır. Onları destekleyen taassup sahiplerinin fonksiyonları da inkâr edilemez gerçektir.Dünyaya çok kere hâkim olan koyu muhafazakârlar, gelenekçiler bulundukça -ki bunların tasfiyesine imkân yoktur- yeryüzü nice kanlı devrimler görecektir. Gerçek şudur ki, geçmişe hayran olunamaz, ancak devri içinde takdir edilir. Devri içinde ise, bir ders konusu olmaktan ileri geçemez. Aksi halde toplum ya mürtecidir veya yerinde sayıyor demektir....Yukarıda bir ara, devrimlerimizin gelişini, bazı dar görüşlülerin dine tepki şeklinde gördüklerini kaydetmiştik. Atatürk'ün sağlığında, "kraldan ziyade kral taraftarı" kabili, ondan olanlar, ölümünden sora birdenbire değişiverdiler. Atatürk dehasının, birinci derecedeki başarılılık niteliği ve sebebi olan zaman kavramını unuttular. Hatta, hiç umulmayan çevreler,"Gençlik dinsiz yetişiyor" parolasını ağızlarına sakız yaptılar. Zamanımız teşebbüslerinin şubatta yapılan meyve aşısı gibi tutmayacağına, tutmadığı gibi, zavallı yabaniyi de mahvedeceğine inandığımız için, yukarıdaki düşüncenin bayraktarlarını destekleyemeyeceğiz.Unutulmamalıdır ki, ortada iki nesil vardır: Biri, gayelerinden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış bir dini atmosferi hazmetmiş kimselerin çokça bulunduğu eski nesil; diğeri, bâtıla bulunmamış, kafaları gerçeklere açık nesil. Bir kısım eskiler yeter derecede zehirlenmişlerdir. Yenileri kurtarmak gerek. Bunun için de, dinde yapılan devrimle beraber, eski yobazların yenilere zehirlerini akıtmasını önlemek lazım. Çare, aralarında derin bir uçurum açmaktır. Bölgeyi bütün dini öğretimleri bir zaman için durdurmak ve büyük bir titizlikle dini devlet denetimi altına almak gerekmektedir. Atatürk buna iman etmişti. Ve böyle yaptı.Duyuş ve düşünüşleri hatalı bir anne düşünün. Bir yavrusu vardır, yeni meydana gelmiş. İşte, bu yavruyu ona vermek, harcamakla bir olduğu kadar, ondan ayırarak temiz ellerde yetiştirmek; topluma iyi bir insan armağan etmek olacaktır.Atatürk bu temiz eli bulmak için, aradan yılların geçmesini zaruri görüyordu. Şifasız zehirlinin ömrünü tamamlaması şarttı. Yeni eller, yeni nesilleri, yeni şartlarla yetiştirmeliydi.O, şöyle diyor: "Milletin hummalı inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski kanun hükümleri, eski hukuk erbabı, himmet erbabının nüfuz ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını, onun samimi taraftarlarını ve onların aziz ideallerini mahkum etmek için fırsat beklerler."(1)Biz Türk gençleri bu ebedi kıymet taşıyan öğütlerle birlikte, başarabilmenin sırrı olan zamanı unutmayalım ve ölümsüz Atatürk'ün yolundan ayrılmayalım.