Spoiler içeriyor
★ “yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” Sanırım bu zamana kadar okuduğum ve anlam vermek için epey zaman harcadığım kitaplar arasında ilk sıralarda yerini alır. Eserde bir olay örgüsünü geçtim, hangi duygunun üzerinde…devamı★ “yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
Sanırım bu zamana kadar okuduğum ve anlam vermek için epey zaman harcadığım kitaplar arasında ilk sıralarda yerini alır.
Eserde bir olay örgüsünü geçtim, hangi duygunun üzerinde yoğunlaştığını anlamak bile çok zordu benim için. Çünkü birden fazla duygu var ve yaşanan olaylar o kadar kopuk ama bir o kadar da bir ki bağlam kurmak oldukça zahmet istiyor.
Anlatıcı sürekli olarak farklı mekanlarda bulunuyor lakin biraz dikkat ettiğimiz zaman tasviri yapılan mekanların bir olduğunu görüyoruz. Yani yaşananlar hep bir yerde geçiyor ama anlatıcı öyle bir bilinç kaybı yaşıyor ki bunun farkına bile varamıyor.
İmgeler sürekli olarak tekrar ediyor; kişiler, kurulan cümleler, var olan duygular ve mekanlar. Buradan anlıyoruz ki anlatıcı zaman ve mekan kavramlarını yitirmiş.
Sürekli olarak anlattığı kişilerdeki kusurları öne sürüyor lakin bunları anlatırken iğrenmenin yanında garip bir haz ile onların yaptıklarını yapma eğilimi gösteriyor. Bu da bende, bahsettiği tüm kişiliklerin aslında kendisi olduğu izlenimini oluşturdu. Bahsettiği kişiliklerde sürekli olarak "kambur bir duruş" olduğunu vurguluyor; ben burada kamburluğun sebebini fizikselden ziyade ruhsal bir olayla bağdaştırdım.
Hikayenin başında bir kadından bahsediyor ve sürekli olarak o kadının gözlerine odaklanıyor. Kadının bedeninin yaşıyor olmasına rağmen kurtlanıyor olması, çürüme belirtileri gösteriyor oluşu onun garibine gitmiyor; çünkü buradaki aslında bir kadın değil, hikayenin sonunda öldürdüğünü öğrendiğimiz karısının kendi üzerinde oluşturduğu "vicdan". Yani buradaki kadın metaforu aslında vicdan kavramı ile ilişkilendirilmiş.
Ve dikkat ederseniz sürekli olarak kadının gözlerine odaklanıyor, onu unutmak istemiyor. Gözlerine bakarken rahatsızlığın yanında garip bir haz duyuyor. Nedenini anlamadığım bir şekilde —belki de insanlığının henüz ölmediğini kendisine kanıtlamak içindir— o gözlerde bulunan bakışı unutmak istemiyor.
Kitaptaki zaman kavramına geri dönersek Sadık Hidayet, zamanın neden bu kadar bölük pörçük yahut bir olarak görüldüğünü açıklıyor: "Canlılar dünyasıyla aramdaki bağlar koptu kopalı, önümde biriken şeyler geçmişin anıları herhalde. Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey."
Hâsılı şudur ki, kitap bize vicdan yükünün nasıl sonuçlar doğurduğundan bahseder. Zaman içerisinde insan, vicdan yüküne alışır ama bu; vicdanını rahatsız eden şeyin geçmişine sirayet etmeye başlamasına engel olamaz. Ve böylece başında "küçük bir vicdan azabı" olarak adlandırılan şeyler koca bir külfete dönüşür.
Ve itiraf etmeliyim ki değerlendirmesini yazdığım kitaplar arasında beni en çok zorlayan bu oldu.
Sağlıcakla Kalın.