Amerikan sinemasının en kadim türlerinden biridir western. Lakin bu tür, John Ford’un klasikleştirdiği “uçsuz bucaksız ovalar ve kahraman kovboy” imgelerinden bu yana çok yol katetti. Taylor Sheridan’ın 1883 dizisi, işte bu dönüşümün önemli bir halkasıdır. Fakat eseri seyrederken şu soruyu…devamıAmerikan sinemasının en kadim türlerinden biridir western. Lakin bu tür, John Ford’un klasikleştirdiği “uçsuz bucaksız ovalar ve kahraman kovboy” imgelerinden bu yana çok yol katetti. Taylor Sheridan’ın 1883 dizisi, işte bu dönüşümün önemli bir halkasıdır. Fakat eseri seyrederken şu soruyu daima akılda tutmak gerekir: Anlatılan, gerçekten 1883’ün Amerika’sı mıdır, yoksa 2020’lerin seyircisine sunulmuş, Vahşi Batı mitinin romantize edilmiş ama bir o kadar da kanlı bir rüyası mıdır?
Dizinin merkezinde Dutton ailesi vardır. Tennesseeli James Dutton, eşi Margaret ve ergenlikten kadınlığa geçişteki kızları Elsa… İç Savaş sonrası Güney’in yoksulluğundan kaçarak Oregon’a, vaat edilmiş topraklara ulaşmak için yola çıkarlar. Yanlarında, emekli Konfederasyon askeri Shea Brennan liderliğindeki bir kafile bulunur. İşte bu karmakarışık grup Alman göçmenler, eski köleler, hayat kadınları, haydutlar Teksas’tan kuzeye doğru bir yolculuğa çıkar.
Burada ilk duraksama noktası, tarihi vakıadır. Zira 1883 senesi, Amerikan Batı’sının “at arabası ve konvoy” devrinin çoktan geride kalmaya başladığı bir zamandır. Birinci Kıtalararası Demiryolu 1869’da tamamlanmıştır. Union Pacific ve Central Pacific hatları, doğu sahillerini batıya bağlamıştır. Dizideki göçmenlerin neden trene değil de at arabasına ve ilkel şartlara mahkum edildiği sorusu, senaryonun bilinçli bir tercihidir. Sheridan, modern seyirciye kolay bir zafer hikayesi sunmak istemez. O, acıyı, teri, kanı ve gözyaşını göstermek ister. Bu takdire şayandır. Lakin bu tercih, dönemin teknolojik ve sosyal gerçekliğinden bir kopuşu da beraberinde getirir. Tarihçi için bu, bir zaafiyettir.
Dizinin en güçlü yanı, şüphesiz, “sınır” (frontier) kavramını sorgulatmasıdır. Frederick Jackson Turner’ın ünlü tezinde sınır, Amerikan karakterinin bireycilik, demokrasi, şiddete meyil biçimlendiği alandır. 1883’te bu sınır, nehir geçişlerinde boğulan cesetler, yılan sokmasıyla ölen çocuklar, Kızılderili oklarıyla delinen bedenler ve kendi canına kıyan çaresizler olarak karşımıza çıkar. Dizi, Turner’ın romantik sınır tanımını yerle bir eder. Öyle ki Shea Brennan’ın finalde intihar etmesi, aslında sınırın insan ruhunu tüketen yüzünün en çarpıcı ifadesidir.
Peki ya dizinin yerlilere bakışı? Burada bir ilerleme var, fakat yine de sancılı bir tablo çiziliyor. 1883, klasik westernlerin “kızılderililer katıksız kötüdür” anlayışını reddeder. Nitekim dördüncü bölümde Elsa’nın bir Lakota savaşçısıyla kurduğu kısa diyalog, iki medeniyetin birbirini anlama çabasının naif bir örneğidir. Lakin yine de dizinin genelinde yerliler ağırlıklı olarak bir tehdit unsuru olarak konumlandırılmıştır. Oysa biliriz ki 1883’te Büyük Ovalar’ın yerli halkları, Wounded Knee katliamına (1890) giden süreçte büyük ölçüde rezervasyonlara hapsedilmiş, açlık ve hastalıkla kırılmıştır. Bağımsız, atlı ve yaylı savaşçı birliklerinin kervanlara saldırması ihtimali, bir ihtimaldir ancak dizideki sıklığı abartılıdır.
Bununla birlikte, eseri bir tarih kaynağı değil, bir sanat eseri olarak değerlendirmek gerekir. Bu açıdan 1883, oyunculuk performanslarıyla bilhassa Sam Elliott ve Isabel May takdire şayandır. Elsa karakterinin özgürlük arayışı, dönemin kadınlarına biçilen geleneksel rolden sıyrılan bir duruştur. Margaret Dutton’ın kocasına denk, hatta zaman zaman ondan daha kararlı bir figür olarak çizilmesi de dönemin erkek egemen yapısına bir başkaldırıdır. Bu, modern bir yorumdur; fakat yanlış da değildir. Zira her tarihsel kurgu, içinde üretildiği zamanın sorularını geçmişe sorma hakkına sahiptir.
Final bölümüne geldiğimizde, Elsa’nın bir okla vurularak ölmesi ve babasının kollarında, Montana’daki o meşhur ağacın altında can vermesi… Bu sahne, sadece bir ailenin değil, bir hayalin de ölümüdür. Daha sonra James Dutton’ın bir Kızılderili şefiyle karşılaşması ve şefin “bu toprakları yedi nesil sonra geri isteyeceğiz” demesi, belki de dizinin en çarpıcı tarihi ironisidir. Günümüzde yaşayan bizler, bu yedi neslin henüz dolmadığını ve yerli hak taleplerinin hala Amerikan siyasetinin gündeminde olduğunu biliriz.
N 1883, izlenmesi gereken bir yapıttır. Fakat her sahnesini sorgulayarak izlemek şartıyla. Dizi, Amerikan rüyasının bedelini kan, gözyaşı ve toprak göstermekte başarılıdır. Ancak bu bedelin kimler tarafından ödendiği konusunda hala çekimser bir dil kullanır. Batı’nın fethi, bir kahramanlık destanı olduğu kadar, bir soykırım ve sömürü zinciridir de. 1883, bu zincirin halkalarından birini parlatırken diğerlerini gölgede bırakmıştır. Yine de meseleyi ortaya koyması, düşündürmesi ve izleyeni rahatsız etmesi bakımından, son yılların en ciddi western denemelerinden biridir.
Bitirirken, üstadın bir sözünü hatırlayalım: “Amerikan demokrasisi kendiyle çelişki içindedir.” 1883, işte bu çelişkinin en kanlı ve en şiirli öykülerinden birini anlatıyor. Tarihçi için yanlışları sabittir. Fakat sinemasever için atlanmayacak bir durak.