Yanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi - 1 (Doğrudan Baudrillard’ın kavramlarıyla tanıştırmak, ancak en baştan bir “yanlış anlama” farkındalığı yaratmak.) “Tüm dünyada bir heyula kol geziyor –simülasyon heyulası.” Bir filozofun en büyük başarısı, kavramlarının günlük dile yerleşmesidir. Bir filozofun en büyük…devamıYanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi - 1
(Doğrudan Baudrillard’ın kavramlarıyla tanıştırmak, ancak en baştan bir “yanlış anlama” farkındalığı yaratmak.)
“Tüm dünyada bir heyula kol geziyor –simülasyon heyulası.”
Bir filozofun en büyük başarısı, kavramlarının günlük dile yerleşmesidir. Bir filozofun en büyük yenilgisi ise, bu kavramların günlük dilde anlamlarını yitirmesidir. Jean Baudrillard, belki de modern felsefenin bu çelişkiyi en derinden yaşayan ismidir. Bir de bu çelişkinin hâlâ rahatsız edici durumu da var.
“Simülasyon”, “simulakr”, “hipergerçeklik”… Bu kelimeler bugün yalnızca akademik çevrelerde değil, sokakta, sosyal medyada, film eleştirilerinde, hatta reklam panolarında karşımıza çıkıyor. Bir oyunun grafikleri için “simülasyon gibi”, bir siyasi skandal için “hepsi simülasyonlarının bir parçası”, bir komplo teorisi için “matrix’teyiz” deniyor. Baudrillard, *“Sessiz yığınların gölgesinde”* kitabında, “Mecaz (metaphore)’ın mecaz olarak kalmasında fayda vardır. Kavram kavram olarak kalmalıdır. Entelektüellere oh olsun!” diye belirtmişti. Gelinen durumumda ise, Baudrillard’ın mezar taşına yazılabilecek en keskin ironi, “Kavramları yaygınlaştıkça, anlaşılma ihtimalleri azalmıştır.”
Amaç, Baudrillard’ı “doğru anlamak” değil. Zaten Baudrillard’ın söylediği şeylerden biri de, “doğru anlama” diye bir şeyin artık mümkün olmadığıdır. Amaş, ‘neyin yanlış olduğunu’ hatırlatmaktır. Çünkü simülasyon çağında, yanlış bilgi, doğru bilgiden çok daha öğreticidir.
Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon’a (1981) ünlü bir örnekle başlar: Borges’in bir hikâyesinde, imparatorluğun haritacıları öyle mükemmel bir harita yaparlar ki, bu harita en sonunda imparatorluğun ta kendisini kaplar. Harita, bölgenin yerini alır. Baudrillard için bu, simülasyonun tanımıdır.
Burada bir durup soluklanalım.. Simülasyon, “gerçeğin kopyası” değildir. Bir kopya varsa, bir orijinal de vardır. Baudrillard’ın söylediği şey çok daha radikaldir. “SİMÜLASYON, ORİJİNALİ YOK EDEN KOPYADIR.” Önce gerçeğin temsili (resim, fotoğraf, film) ortaya çıkar. Sonra bu temsil, gerçeğin yerini almaya başlar. Son olarak, temsil ile gerçek arasındaki fark tamamen ortadan kalkar. Artık ne “gerçek” bir şey vardır, ne de “sahte”. Sadece simulakr’lar vardır; ‘Kendilerinden başka hiçbir şeye gönderme yapmayan işaretler.’
Baudrillard bu süreci dört aşamada anlatır: İmge, derin bir gerçekliğin yansımasıdır (Klasik sanat, portre, temsil). Diğer aşama; İmge, bu gerçekliği maskeler ve bozar (Rönesans sonrası, perspektif, temsilin manipülasyonu). Bir diğer aşama ise, İmge, gerçekliğin yokluğunu maskeler (Modern dönem, sanayi devrimi, seri üretim, gerçeğin kaybolmaya başladığı ama hala arandığı an). Ve son aşama olarak İmgenin gerçeklikle hiçbir ilişkisi kalmaz. İmge, kendi saf simulakr’ıdır (Günümüz. Disneyland, reality TV, sosyal medya kişilikleri. Hiçbir orijinali olmayan kopyalar).
Bugün yaşadığımız an, dördüncü aşamadır. Sorun şu ki, insanlar bu aşamada hala “kendiliğinden” veya “gerçek” diye bir şey arıyor oluşlarıdır..
Simülasyon Ne Değildir? Bir (1) Simülasyon, “sanal gerçeklik” ya da “bilgisayar simülasyonu” değildir. Nick Bostrom’un ünlü “simülasyon hipotezi” (belki de bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyoruz) Baudrillard’la sıfır ortak noktaya sahiptir. Bostrom, hala bir “gerçek dünya” (simülasyonu çalıştıran bilgisayar) ve bir “kopya dünya” (içinde yaşadığımız simülasyon) arasında ayrım yapar. Oysa Baudrillard için böyle bir ayrım mümkün değildir. ‘Dışarıda bir gerçek dünya yoktur.’ Bostrom, bir modernizmin naifliğini taşır. Baudrillard ise bu naifliği ifşa eder.
İki. Simülasyon, “aldatma” ya da “yalan” değildir. Komplo teorisyenleri, “bize gösterilen dünya bir simülasyon, asıl gerçeklik başka” derler. Bu da aynı hatadır: “Asıl gerçeklik” diye bir kategori icat ederler. Oysa Baudrillard, simülasyonun bir aldatma olmadığını, çünkü aldatılacak bir “gerçek” kalmadığını söyler. Disneyland, Baudrillard için mükemmel bir örnektir. Disneyland, “gerçek Amerika’nın dışarıda olduğu” yanılsamasını yaratmak için inşa edilmiştir. Oysa Baudrillard’a göre, dışarıdaki Amerika da Disneyland’dan farksızdır. Disneyland, yalan söylemez. Disneyland, yalan söyleme ihtiyacını ortadan kaldırarak daha tehlikeli bir şey yapar; Gerçeğin artık bir anlamı olmadığını gösterir. Üç. Simülasyon, “kurtulunacak bir hapishane” değildir. En önemli yanlış anlama da budur. “Matrix” filmi, simülasyonu “kötü makineler tarafından yaratılmış bir hapishane” olarak sunar. Neo, “gerçek dünya”ya (Zion) uyanır ve insanlığı kurtarmaya çalışır. Baudrillard bu fikri çok net bir şekilde reddederdi. Çünkü “gerçek dünya” diye bir şey yoktur. Zion da bir simülasyondur. (Nitekim ‘Matrix Reloaded’ ve ‘Revolutions’ bu fikre yaklaşır, ama asla tam olarak varamaz.) Baudrillard için simülasyondan “kaçış” yoktur. Simülasyon, içinde yaşadığımız durumdur. Tek yapabileceğimiz şey, onu anlamaya çalışmaktır. Ve !ANLAMAK DA KURTARMAZ.
Baudrillard, simülasyonun ne olduğunu anlattı. Peki, bu anlattığı kavramların başına ne geldi? Trajikomik; onlar da simüle edildi. “Simülasyon” kelimesi, bugün Baudrillard’ın kastettiği şeyin ta kendisini ifade etmekten çıktı. Kelime, bir simulakr’a dönüştü. Artık “simülasyon” denince akla gelen şey, “Matrix” filmidir. Ya da bir bilgisayar oyunu. Ya da bir komplo teorisi. Baudrillard değil.
Bu, fevkalade Baudrillard’vari bir durumdur. Bir düşünür, tam da anlam kaybını anlatmak için kavramlar üretir. Ve bu kavramlar, anlam kaybının kurbanı olur. Baudrillard, Marx’ın “Das Kapital”‘inin başına geleni yaşamıştır: Eleştirdiği sistem, onun eleştirisini yutmuş ve kendi lehine kullanmıştır.
Nasıl ki kapitalistler, Marx’ı okuyarak kapitalizmi daha verimli bir şekilde sömürmeyi öğrendilerse, Hollywood da Baudrillard’ı okuyarak simülasyonu daha etkili bir şekilde pazarlamayı öğrenmiştir. “Matrix”, Baudrillard’ın teorisini anlatan bir film değil, Baudrillard’ın teorisini ‘nötralize eden’ bir filmdir.
Matrix, simülasyonu anlatarak milyarlarca dolar kazandı. Milyonlarca insan, Baudrillard’ı hiç okumadan “matrix’teyiz” diyor. Peki, Wachowski kardeşler bunu bilerek mi yaptı sorusu bir yana; ortaya çıkan durum, komplovari bir duruma getirilen simülasyon’un tabutuna en büyük çiviyi çakması oldu.
Matrix filmine ve onun “başarılı” – “sorunlu” Baudrillard uyarlamasına yakından bakacağız. Filmin teoride kaçırdığı şeyin, aslında mitolojik anlatımının başarısının kaynağı olduğunu ve Baudrillard’ın “dünyanın son filozofu” olarak anılmasının nedenini, tam da Matrix’in başardığı şeyin karşısında durduğu içindi. Bu yüzden, Wachowski’lerin Baudrillard’ı ıskalama sanatı üzerinde durmak gerek.
1999 yılında bir film gösterime girdi ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı. “The Matrix”, yalnızca görsel efektleri, dövüş koreografileri ya da gişe başarısıyla değil, taşıdığı felsefi iddiayla da bir dönüm noktasıydı. Film, izleyicilerine soruyordu; “Ya gördüğün her şey bir yanılsamaysa? Ya gerçek sandığın dünya, aslında devasa bir bilgisayar simülasyonundan ibaretse?”
Bu soru, binlerce yıldır filozofların, mistiklerin ve şairlerin kafasını kurcalamıştı. Platon’un mağarası, Hinduizm’in maya’sı, Descartes’ın kötü cin’i… “Matrix”, bu kadim soruyu, 1990’ların sonunun teknoloji heyecanı ve distopya korkusuyla harmanlayarak popüler kültürün ana akımına sokmayı başardı.
Bu soruyu sormanın bir bedeli vardı. Film, bu soruyu sorarken kaçınılmaz olarak bazı cevapları da içinde taşıyordu. Ve işte soru(n) da bu cevaplarda başlıyordu. Çünkü “Matrix”in verdiği cevaplar, Jean Baudrillard’ın on yıl önce kapatmış olduğu kapıları yeniden aralıyordu.