Yanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi (Baudrillard ve Matrix filmi)- 2 Neo’nun Kitabında bir Simülakr olarak felsefe; Matrix’in en meşhur sahnelerinden biri, filmin hemen başlarında geçer. Neo, henüz “Thomas Anderson” olarak sıradan bir yazılım şirketinde çalışırken, içini saklama alanı olarak oyduğu…devamıYanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi (Baudrillard ve Matrix filmi)- 2
Neo’nun Kitabında bir Simülakr olarak felsefe; Matrix’in en meşhur sahnelerinden biri, filmin hemen başlarında geçer. Neo, henüz “Thomas Anderson” olarak sıradan bir yazılım şirketinde çalışırken, içini saklama alanı olarak oyduğu ve önemli şeylerini sakladığı bir kitabı vardır. Kitabın kapağında, içi boşaltılmış bir gizemle, şu yazar, JEAN BAUDRİLLARD “SİMULAKRLAR VE SİMÜLASYON”.
Ancak buradaki görüntü, Baudrillard’ın “kitap göründü” anından çok daha fazlasını anlatır. Neo, kitabı açar. Ve görünen şey, Baudrillard’ın felsefesinin mükemmel bir görsel metaforudur. Kitabın içi oyulmuştur. İçine Neo’nun saklamak istediği gerçekler – yasa dışı yazılım diskleri, para, dijital sırlar – yerleştirilmiştir.
Bu muazzam bir metafordur. Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon’da şunu söylüyordu, “Gerçekliğin içi boşaltılmıştır, yerini simülasyonlar almıştır.” O’nun kitabının fiziksel kendisi aynı işleme tabi tutulur. Baudrillard’ın teorisini anlatan kitap, teorinin kurbanı olur. İçi oyulur, bir simülakr’a dönüşür. Artık bir kitap değil, bir saklama kabıdır.
Daha da ilginç bir detay vardır. Kitap açıldığında, tam olarak “On Nihilism” (Nihilizm Üzerine) başlıklı bölüm görünür. Oysa Baudrillard’ın kitabında “On Nihilism” bölümü, eserin sonunda yer alır (159. sayfadan itibaren). Filmde ise, bu bölüm kitabın ortalarına taşınmıştır. Bu bilinçli bir müdahaledir. Sanki Wachowski kardeşler, filmin merkezine nihilizmi – anlamın yokluğunu, gerçekliğin ölümünü – koymak istemişlerdir. Bu nihilizm, tıpkı filmin kendisi gibi, bir tür kurtuluş vaadiyle sunulur. Baudrillard’ın nihilizmi, hiçbir kurtuluş vaat etmez. “anlam yok” der.
Wachowski'lerin bu tercihi tesadüf değildir. Bilindiği gibi, Matrix’i çekmeden önce, tüm oyuncu kadrosuna zorunlu okuma olarak Simülakrlar ve Simülasyon kitabı verilir. Yani oyuncular, karakterlerini canlandırmadan önce, içinde yaşadıkları dünyanın felsefi temelini Baudrillard’dan öğrenmişlerdi. Neo’nun elinde o kitabın olması, bir set dekoru olmanın çok ötesinde, filmin entelektüel iddiasının bir nişanıydı.
Baudrillard’ın nihilizmi ile Matrix'in anlattığı kurtuluş hikayesi arasında bir gerilim vardır. Baudrillard için nihilizm, anlamın tamamen yokluğudur. Ne gerçek vardır, ne de anlam. Sadece simulakrlar. Oysa Matrix, bu nihilizmin içinden bir “seçilmiş kişi” çıkarır. İnsanlığı nihilizmden kurtar bir mesih figürü yaratır.
Matrix, Baudrillard’ın nihilizmini alır, onu bir “düşman” (makineler, simülasyon) olarak tanımlar ve bu düşmana karşı bir “kurtarıcı” yaratır. Baudrillard, ne bir düşman ne de bir kurtarıcının olmadığını söyler. Sadece boşluk vardır. Matrix ise bu boşluğu doldurur. Boşluğu doldururken, en eski hikayeyi anlatır, ölüp dirilen tanrı-kralın, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarma hikayesini. Neo’nun isminin, The One, “Seçilmiş Kişi”nin anagramı olması da bu yüzdendir.
Matrix, Onun nihilizmini alır, bir kurtuluş hikayesine dönüştürüp nötralize ederken, Baudrillard'ı bir kez daha ıskalamış olur. Sahne, Wachowski kardeşlerin entelektüel iddiasının ironik bir nişanıydı. Film, tabiiki de sıradan bir aksiyon filmi değildi; bir felsefe dersine dönüşme iddiasındadır. Bu dersin hocası, Baudrillard’ın kendisi değil, onun bir simulakr’ıydı. Çünkü NEO’NUN ELİNDEKİ KİTAP, BAUDRİLLARD’IN KİTABININ KENDİSİ DEĞİL, ONUN BİR TEMSİLİYDİ. Ve film boyunca anlatılan hikaye, bu kitabın içeriğiyle değil, popüler hayaletteki yansımasıyla ilgiliydi.
Baudrillard, “Simulakrlar ve Simülasyon”da ‘Artık gerçeklik diye bir şey yok. Temsil, temsil ettiği şeyi yuttu. Harita, bölgenin yerini aldı. Dışarıda bir gerçek dünya yok. Disneyland, “dışarıdaki” Amerika’nın daha gerçek olduğu yanılsamasını yaratmak için inşa edildi, oysa dışarısı da aynı derecede simüle edilmiş durumda.
“Matrix” ise, tam tersini söylüyordu: Bir gerçek dünya var. Dışarısı var. Zion var. Makinelerin dünyası, simülasyonun dışında duran, çamurlu, zor, acılı ama “gerçek” bir dünya. Neo, bu gerçek dünyaya uyanıyor. Artık simülasyonu görebiliyor. Hatta simülasyonun kurallarını bükebiliyor. Simülasyon bir hapishane, gerçek dünya ise özgürlük olduğunu da !asla unutmuyor...
Baudrillard’ın teorisiyle “Matrix” anlatısı arasındaki uçurumdur. Baudrillard için simülasyonun dışarısı yoktur. Matrix için simülasyonun dışarısı vardır ve film, bu dışarıya ulaşmayı kahramanlık hikayesinin merkezine koyar.
Wachowski’ler, Baudrillard’ı okumuş olabilir. Hatta anlamış da olabilir. Ama filme uyarlarken, anlatının talepleri felsefeyi ezip geçmiştir. Bir Hollywood filmi, “dışarıda bir gerçek dünya yok” diyemez. Çünkü seyirci, kahramanın nereye kaçtığını bilmek ister. Bir gerçek dünya olmazsa, kahramanlık olmaz. Kurtuluş olmaz. Film biter. Ama Baudrillard’ın teorisi de bu yüzden film olamaz. Sadece frilmin karşısında duran bir düşüncedir.
Filmin ne anlattığı ve ne anlatamadığı ise; Matrix’in Baudrillard’ı “kaçırması”, iki düzeyde gerçekleşir. Birincisi, filmin “anlattığı” şeydedir. İkincisi, filmin “anlatamadığı” şeydedir. HER İKİSİ DE, SİNEMANIN KENDİSİNİN BİR SİMULAKR OLMASIYLA İLGİLİDİR.
Filmin anlattığı yanlış, “Simülasyon bir aldatma, bir hapishanedir.” Matrix’te simülasyon, insanlığı köleleştiren makineler tarafından yaratılmış bir aldatma mekanizmasıdır. İnsanlar, farkında olmadan bu sanal dünyada yaşar. Neo ve arkadaşları, bu hapishaneden kurtulup gerçek dünyaya (Zion) ulaşmak için savaşır.
Baudrillard için bu, simülasyonun tam tersidir. Simülasyon bir aldatma değildir, çünkü aldatılacak bir “gerçek” kalmamıştır. Disneyland, insanları dışarıdaki dünyanın gerçek olduğuna inandırmak için vardır, ama dışarıdaki dünya da gerçek değildir. Simülasyon, bir hapishane değil, “yaşam biçimidir”. Ondan kaçış yoktur, çünkü kaçılacak bir yer yoktur. Tek yapılabilecek şey, simülasyonun içinde yaşamayı öğrenmektir. Bu, Hollywood’un satacağı bir kahramanlık hikayesi değildir.
Filmin anlatamadığı şey ise, iktidar ve tahakkümün gerçek yüzü. Matrix’in kaçırdığı şey, Baudrillard’ın iktidar ve tahakküm normlarına yaptığı deşifre ve ifşalardır. Daha önce verdiğim Baudrillard alıntısı örneğini bir daha vermek yerinde olacaktır; “Mecaz (metaphore)’ın mecaz olarak kalmasında fayda vardır. Kavram kavram olarak kalmalıdır. Entelektüellere oh olsun!” Filmde metafor, metafor olarak kalmaz, iktidarı makinelerde somutlaştırır. Makineler, insanları pil olarak kullanır. Bu, anlaşılması kolay bir iktidar tasviridir. Kötü bir düşman, iyi kahramanlar.
Oysa Baudrillard’ın bahsettiği iktidar çok daha sinsidir, çok daha dağınıktır, çok daha isimsizdir. Onun iktidarı, artık “bizi yönetenler” biçiminde somutlaşmaz. İktidar, simülasyonun ta kendisidir. Gerçekliğin –dolayısıyla kendiliğindenliğin- kaybolması, en büyük tahakküm biçimidir. Çünkü gerçeklik kaybolduğunda, artık neye karşı çıkacağını bilemezsin. Her şey aynı düzlemde akar. Reklam ile siyaset, eğlence ile haber, sanat ile kitsch. İşte bu düzleşme, Baudrillard’ın ifşa ettiği şeydir.
Matrix bu düzleşmenin tam tersine bir nevi “yeniden düzleşme” yapar. İyi ve kötü, gerçek ve yanılsama, dışarı ve içeri net ayrılır. Baudrillard ise, tüm bu ayrımların çöktüğünü belirtir. Matrix, çökmüş olanı yeniden inşa eder. Bu onun popüler başarısının da kaynağıdır. Tahakkümün kalıcılığı 21. Yy. romantizmine de uyar ve ayrımların olduğu bir dünyada yaşamak ister. Simülakr’ların akışında boğulmaktansa, iyi bir kötü hikayesi dinlemeyi tercih etmek bu romantizm gereğidir.
Marx ve kapitalistler arasındaki paralellik, Baudrillard ile Matrix arasındaki ilişkinin doğasını aydınlatır. Karl Marx, kapitalizmin en keskin eleştirisini “Das Kapital”de ortaya koydu. Meta fetişizmini, artı değeri, yabancılaşmayı anlattı. Kapitalist sistemin kendi dinamiği içinde nasıl çökeceğini gösterdi. Marx’ın amacı, kapitalizmi yıkmaktı.
Peki, ne oldu? Kapitalistler, Marx’ı okudu. Ve onu bir reçete gibi kullandı. Sendikaları nasıl yöneteceklerini, krizleri nasıl erteleyeceklerini, hatta “kurumsal sosyal sorumluluk” gibi kavramlarla eleştiriyi nasıl nötr edeceklerini öğrendiler. Marx’ın en büyük düşmanı olan kapitalizm, Marx’ı sindirdi ve ondan beslendi. Bugün “Marx okumak”, çoğu MBA (İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı) programında bir “kültür” dersi olmakla sınırlandı. Eleştiri, sistemin parçası haline getirlerek işletiliyor.
Baudrillard’ın başına gelen; simülasyonu anlattı. nasıl işlediğini, gerçekliği nasıl yok ettiğini, iktidarın artık nasıl isimsizleştiğini gösterdi. Hollywood da Baudrillard’ı okudu. Ve onu bir reçete gibi kullandı. Matrix, Baudrillard’ın teorisini alıp bir kahramanlık (Hümanizm ve İsa) hikayesine dönüştürdü. Simülasyonu “anlatan” bir film yaptı, bu anlatış biçimiyle simülasyonu yeniden üretti. Seyirci, filmi izledikten sonra “gerçek dünya”nın dışarıda olduğuna inandı. O dünyaya ulaşmak için bir kahraman bekledi ve ya simülasyonun “depresyonları” ile gerekçelere sığındı. Dolayısıyla, simülasyonun en etkili biçimi olan gerçeklik vaadine kapıldı.
Marx’ın kavramları kapitalistlerin elinde nasıl bir araca dönüştüyse, Baudrillard’ın kavramları da Hollywood’un elinde bir araca dönüştü. Baudrillard, simülasyonun farkına varmanın bir kurtuluş olmadığını söylüyordu. Matrix ise, “farkına varmak kurtuluştur” dedi. Ve milyarlarca dolar kazandı.
Bu konun devam yazısında, filmin kült haline getiren ve bu denli kalıcı iz bırakmasını sağlayan “Matrix’in mitolojisi” The Animatrix: The Second Renaissance'a ve orada anlatılan "Sıfır Bir" (Zero One) ile Matrix evreninin mitolojik kuruluşunun en çarpıcı örneği Mezopotamya paralelliği üzerine devam edecek.