Ya da Kendine Benzeyemeyen İnsan “İngilizler İrlanda’yı işgal etmiş.” cümlesi kulağa çok eski geliyor; müzede duran paslı bir tüfek gibi. Neyse, demek istediğim, bazı cümleler yaşlanmıyor oluşu ile ilgili.. Şimdi anlatmaya çalıştığım işgali anlatamayayım. Özgürlük Rüzgârı’nı izlerken aklıma sürekli şu…devamıYa da Kendine Benzeyemeyen İnsan
“İngilizler İrlanda’yı işgal etmiş.” cümlesi kulağa çok eski geliyor; müzede duran paslı bir tüfek gibi.
Neyse, demek istediğim, bazı cümleler yaşlanmıyor oluşu ile ilgili..
Şimdi anlatmaya çalıştığım işgali anlatamayayım. Özgürlük Rüzgârı’nı izlerken aklıma sürekli şu geldi; Bir ülkeyi işgal etmek zor iş; insanı işgal etmek daha zor. İnsan ve eşyanın doğası, yok işte; eşyaya değerini yükleyen insan ve verdiği emek midir üzerinden bir meseleyi değil… bir insanı kendisine karşı işgal etmek
İşte o ustalık istiyor. Bildiğim bir kaç ustalık var mesela. Mesela, İngiliz ustalığı; Arap ustalığı; Osmanlı-Türk ustalığı. Hepsinin köküne “beyaz adam” ustalığı diyebilirim ancak, renklere anakrostik yaklaşmak gibi olmasın.
Film boyunca İngiliz askerlerini görüyoruz.
Köy basıyorlar.
İnsanları dövüyorlar.
İşkence yapıyorlar.
Kendiliğinden olan doğaya barbarlık yapıyorlar.
İnsan, insanı öldürüyor, el uzatıyor, sömürüyor, küçük düşürüyor; insanca. Gerçek yerlerden bakabilen bir’inin de dediği gibi, “bunda da var bir insanlık”.
Klasik sömürgecilik.
Bizim sömürgecilik dediğimiz şeyin sinemadaki karşılığı.
Ama insanın içine kurt düşüyor. Kürt’ü düşürmeye çalışıyor.
Ya mesele İngilizler değilse?
Demek istediğim, ya mesele İngilizler gittikten sonra başlıyorsa?
Tarihin en büyük sömürgecileri bazen ülkeleri değil, aynaları ele geçiriyor olabilir.
Yine insan; İnsan bir sabah kalkıyor.
Varsa, kırık da olur, küçük el aynası da olur hatta boy aynası da olabilir. Aynaya bakıyor.
Kendi yüzünü görüyor. (başka bir meselenin konusu da olsa belirteyim; sanırım bunun rasyonel karşılığı antisimetridir)
Kendi gözleriyle bakmıyor.
Orada bir tuhaflık var.
Frantz Fanon’un bütün kitapları biraz bununla ilgili.
Fanon yüzlerce sayfa boyunca “aynadaki kişi kim?” diye soruyor aslında.
Albert Memmi de aynı şeyi soruyor.
Ngũgĩ de.
Said de.
Hatta biraz dikkatli okunursa -bi ara ben de okumuştum- Nietzsche bile.
Biko ve arkadaşlarına “silav û rêz”
Başka başka cümlelerle aynı soruyu.. Bir insan ne zaman kendisi olmaktan vazgeçer?
daha kötüsü…
Bunu fark etmeden yapabilir mi? (Olabiliyormuş, yazı Türkçe)
Ken Loach’un filmi bu yüzden tehlikeli. Ken Louch da tehlikeli.
Çünkü film İngilizlerin kötülüğünü anlatmıyor.
Onu zaten biliyorum.
Başka bir şey de var ve bu başka birşeyi gösteriyor.
Bir halkın özgürlük isterken bile sömürgecinin diliyle düşünmeye başlayabileceğini.
Bu kolay anlaşılamayabiliyor; anlaşılmıyor.
Sömürgecilik denince herkesin aklına asker geliyor. Turgut Uyar’ın dediği, “kanayan eşkiyalar” değil, Qelqelî’de namlu ucunu bebeğin ağzına doğrultan da -geliyor.
Benim aklıma bir de muhasebeciler geliyor.
Öğretmenler geliyor.
Haritacılar geliyor.
Dilbilimciler geliyor.
Çim biçme makineleri geliyor.
Evet.
Çim biçme makineleri.
Çünkü imparatorluklar bazen tanklar yerine, aynı boyda kesilmiş çimlerle de kuruluyor.
Veblen bunu görmüştü.
Meštrović de.
“Adamlar” çimden korkuyordu biraz.
Haklılarmış.
Bir toplumun bütün çimleri aynı boydaysa insanlar da yavaş yavaş aynı boy düşünmeye başlayabiliyor çünkü.
Sonra bir gün bağımsızlık geliyor.
Bayrak değişiyor.
Marş değişiyor.
Valinin adı değişiyor.
Aynadaki kişi değişmiyor.
Canımın sıkıldığı durum da bu;
İngilizler çekiliyor.
İngilizlik kalıyor.
Sömürgecilik bazen bavulunu bile toplayabilir.
Gölgesini unutuyor. Bence unutuyor gibi de yapıyor olabilir.
Gölgeler insanlardan daha uzun yaşıyor.