Michael Matthews’ın Love and Monsters (Aşk ve Canavarlar) filmi, ilk bakışta o çok sevdiğimiz post-apokaliptik kıyamet atmosferini gençlik aşısıyla harmanlayan eğlenceli bir macera gibi duruyor. Ancak filmin o renkli, devasa canavarlarla dolu ambalajını soyduğumuzda, karşımıza insanın en temel varoluşsal meselesini…devamıMichael Matthews’ın Love and Monsters (Aşk ve Canavarlar) filmi, ilk bakışta o çok sevdiğimiz post-apokaliptik kıyamet atmosferini gençlik aşısıyla harmanlayan eğlenceli bir macera gibi duruyor. Ancak filmin o renkli, devasa canavarlarla dolu ambalajını soyduğumuzda, karşımıza insanın en temel varoluşsal meselesini koyuyor: Korkuyla yüzleşmek ve o konforlu hapishanelerden çıkma cesareti. Üstelik film, bu yüzleşmeyi öyle ağdalı felsefi laflarla değil, sistemin ve insan doğasının tam göbeğine bıraktığı jilet gibi ironilerle yapıyor.
Filmin en rafine ironisi daha en başta, kıyametin kopma şeklinde gizli. İnsanlık, dünyaya çarpmak üzere olan bir meteoru milyarlarca dolarlık fütüristik nükleer füzelerle vurup yok ediyor. Buraya kadar her şey tam bir "insanlık kazandı" şovu. Fakat o füzelerin kimyasal atıkları yeryüzüne geri yağdığında; böcekler, kurbağalar ve salyangozlar devasa canavarlara dönüşüp insanlığı yedi gün içinde yerle bir ediyor. İşte insan kibrine vurulan ilk tokat: Dünyayı devasa bir kozmik tehditten kurtaracak kadar zekisin ama kendi yarattığın o kimyasal çöplerin, o kendi evindeki küçücük hamam böceğinin altında ezilecek kadar acizsin.
Ana karakterimiz Joel ise bu canavarlarla dolu dünyanın tam anlamıyla bir anti-kahramanı. Yedi yıldır yer altındaki güvenli bir sığınakta yaşıyor ama sığınağın tek işe yaramayan, canavar gördüğü an korkudan felç olan tek üyesi. Herkes canavarlarla savaşırken, ona düşen görev sığınaktaki çorbayı karıştırmak ve telsiz başında oturmak. Joel’un bu durumu, modern hayatta beton blokların arkasına saklanıp hayatın risklerinden kaçan, konforlu sığınaklarında sadece "hayatta kalan" ama asla "yaşamayan" bugünün insanının sinematografik bir yansıması. Joel, yedi yıl sonra yer altından çıkıp o tehlikeli çölü, o vahşi doğayı göze alarak 130 kilometre yürümeye karar verdiğinde aslında canavarlarla değil, bizzat kendi felç edici korkusuyla savaşmaya başlıyor.
Filmin yol boyunca önümüze koyduğu o trajikomik ironiler ise anlatıyı daha da derinleştiriyor. Joel, dışarıdaki o vahşi dünyada insanlardan göremediği sadakati ve gerçek dostluğu "Boy" adındaki bir köpekten ve ölmek üzere olan robot bir kadından (Mavis) öğreniyor. İnsanlık yer altına saklanıp kendi küçük hesaplarına geri dönmüşken, yeryüzünün o "vahşi" canavarları aslında sadece kendi doğalarının gereğini yapıyor. Hatta finalde karşılaştığı o en devasa, en korkunç yengeç canavarının aslında kötü olmadığını; onun sadece kötü bir insanın zincirlerine ve sömürüsüne maruz kaldığını gördüğümüzde film taşları yerine oturtuyor: En büyük canavarlık doğada ya da o dev yaratıklarda değil; gücü eline geçirdiği an kendi türünü bile köleleştirmekten çekinmeyen insanın o kirli zihninde saklı.
Love and Monsters bittiğinde, ekrandaki o parlak renklerin arkasında çok dürüst bir manifesto kalıyor. Film bize korkuyu tamamen yok etmeyi değil, o korkuyla birlikte yürüyebilmeyi öğretiyor. Joel’un yolculuğun sonunda sığınağına döndüğünde telsizden tüm dünyaya yaptığı o anons, içimizdeki o güvenli hapishaneleri sarsacak cinsten: "Yer altındaki o sığınaklarda sadece paslanıyoruz. Dışarısı tehlikeli evet, ama yaşamak için o canavarların üstüne gitmeye değer."
Kafayı o sahte güvencelerden, o konforlu ekranlardan kaldırıp sormak gerekiyor: Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece dışarıdaki canavarlardan kaçıp kendi sığınaklarımızda sıramızı mı bekliyoruz?