İki yaralı ruhun, birbirlerinin içinde yıllardır kaybolmuş insanı bulması. Bir suçlunun masumlaşmasını ya da bir mağdurun suçluya hayran olmasını anlatmıyor. İnsan ruhunun, bazen en beklenmedik yerde nefes alabildiğini anlatıyor. Çocuk istismarlarının büyük çoğunluğu yabancılar tarafından değil, çocuğun tanıdığı kişiler tarafından…devamıİki yaralı ruhun, birbirlerinin içinde yıllardır kaybolmuş insanı bulması. Bir suçlunun masumlaşmasını ya da bir mağdurun suçluya hayran olmasını anlatmıyor. İnsan ruhunun, bazen en beklenmedik yerde nefes alabildiğini anlatıyor.
Çocuk istismarlarının büyük çoğunluğu yabancılar tarafından değil, çocuğun tanıdığı kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Utanması gereken kişi kendisi olmadığı halde utanç duyan yine kendisi oluyor. Mahabir'in hayatına girmesiyle birlikte ilk kez biri onun söyleyemediklerini duyuyor.
Mahabir ise filmin en trajik karakteri. Çocukluğu babasının şiddetiyle şekilleniyor. Toprak sahiplerinin annesini cinsel olarak sömürmesine tanıklık ediyor. Şiddet onun için normalleşmiş bir hayat biçimi oluyor. Toplum ona hiçbir zaman merhamet göstermediği için o da hayata merhametsiz yaklaşmayı öğreniyor.
“Acının zengini ya da fakiri yoktur." Mahabir ile Veera'nın yolları burada kesişiyor. Toplumsal sınıfları tamamen farklı olsa da ikisini ortaklaştıran şey travmaları oluyor.
Yıllardır film hakkında yapılan en büyük yanlış yorumlardan biri, Veera'nın Mahabir'e bağlanmasını sadece Stockholm Sendromu olarak açıklamaktır. Stockholm Sendromu, rehin alınan kişinin hayatta kalabilmek için faille duygusal bağ geliştirmesi olarak tanımlanır. Veera'nın Mahabir'e bağlanmasının temel nedeni kaçırılması değildir. İlk kez biri tarafından gerçekten görülmesidir. Aynı şekilde Mahabir de Veera sayesinde ilk kez kendisini sadece bir suçlu olarak görmemeye başlıyor. Psikoloji açısından bakıldığında burada travma bağı, ortak acılar üzerinden gelişen güven ilişkisi, güvenli bağlanma ihtiyacı ve karşılıklı iyileştirici deneyim çok daha belirgin.
Final sahnesi ise filmin bütün duygusal yükünü tek bir ana sığdırıyor. Veera'nın Mahabir'in ardından ismini haykırarak ağlaması sadece sevdiği adamı kaybetmesinin acısı değildir. Aynı zamanda kendisini ilk kez gerçekten anlayan, sustuğu çığlıkları duyan ve yeniden yaşamayı öğreten tek insanı kaybetmesidir.
Filmin adı olan “Highway” bile başlı başına metafor. Otoyollar hiçbir yere ait değildir. Sürekli hareket halindedir. Veera da artık hiçbir yere ait değildir. Eski evine dönemiyor. Yeni bir yere de ait değildir. Bu yüzden söylediği "Beni aldığın yere geri dönmek istemiyorum, götüreceğin yere de gitmek istemiyorum. Ama bu yol hiç bitmesin." cümlesi aslında travma sonrası kimlik krizini anlatıyor. Eski benliği ölmüştür. Yeni benliği ise henüz doğmamıştır. Yol tam da bu geçiş alanıdır.
Yol burada terapidir. Kaçış ve arınmadır. Kimlik arayışıdır. Hareket ettikçe Veera'nın ruhu da hareket etmeye başlıyor. Yol uzadıkça bastırdığı anılar yüzeye çıkıyor. Yol devam ettikçe korkuları azalıyor. Durdukları her şehir aslında Veera'nın ruhunun başka bir katmanını temsil ediyor.
Imtiaz Ali'nin sinemasında yolculuk hiçbir zaman coğrafi değildir. Jab We Met, Rockstar, Tamasha ve Highway'de karakterler şehir değiştirmez, kimlik değiştirirler. Fiziksel hareket, ruhsal dönüşümün metaforudur. Bu yüzden filmde Himalayalar, nehirler, yollar yalnızca güzel manzaralar değildir. Veera'nın içindeki zincirlerin yavaş yavaş çözülmesini temsil ederler.
Imtiaz Ali sinemasında mekanlar konuşur, yollar düşünür, sessizlik sözcüklerden daha yüksek ses çıkarır. Karakterlerini yargılamaz, anlamaya çalışır. Seyirciyi de aynı şefkatli bakış açısına davet eder.
Alia Bhatt henüz 19 yaşındayken kariyerinin en cesur ve olgun performanslarından birini ortaya koyuyor. Veera'nın çocukça neşesini, kırılganlığını, korkusunu, öfkesini ve sonunda kazandığı özgüveni öyle doğal geçiriyor ki karakter hiçbir an yapay hissettirmiyor. Bugün bile Bollywood'da genç yaşta verilmiş en etkileyici performanslardan biri olarak anılmasının sebebi bu.
Randeep Hooda ise tam anlamıyla devleşiyor. Mahabir karakterini klasik sert adam kalıbına sıkıştırmıyor. Bakışlarıyla, uzun sessizlikleriyle, öfkesini bastırış biçimiyle, konuşmaktan çok susarak oynadığı sahnelerle karakteri yaşayan bir insana dönüştürüyor. Bu nedenle film ilerledikçe Mahabir'i izlemiyor, onunla yaşamaya başlıyoruz.